İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNDE ASIL SORUMLULUK ÜRETİCİ VE DÜZENLEYİCİLERDE
Röportaj: Esra YAZDIÇ DEMİR – TTGV Kurumsal İletişim ve Medya Yöneticisi
İklim değişikliğine uyum sürecinde başrollerden biri elbette ekonomi. Sürdürülebilir ekonomi politikalarına iklim değişimi odağında bakan ülkeler de bu bilinçle yeni yapılanmalara gidiyor. Biz de çalışmalarını iklim ekonomisi odağında yürüten ODTÜ Yer Sistem Bilimleri Lisansüstü Programı Öğretim Görevlisi ve TÜBİTAK Araştırma Destek Programları Başkanlığı Bilimsel Programlar Kıdemli Başuzmanı Doç. Dr. Bora Kat ile ülke politikaları, fırsat sektörler ve uyumlanma üzerine konuştuk. Kat, iklim değişikliğinin gelişmekte olan ülkeleri daha fazla etkileyeceğine vurgu yaparken, alana dair asıl sorumluluğun bu noktaya gelinirken fayda sağlayan ve sağlamaya devam eden büyük üreticilerde olduğuna dikkat çekti.
Ekonomiyi alanlar arasındaki bir ilişkiler bütünü olarak yorumlayabiliriz. Bu çerçevede çevre ekonomisini ve bunun hayatımıza etkisini nasıl anlatırsınız?
Ekonomi, en genel tanımıyla; mal ve hizmetlerin üretim, dağıtım ve tüketim aktiviteleri ile bu aktiviteler arasındaki ilişkiler bütünü olarak tanımlayabiliriz. Ekonomi biliminde; bu aktiviteler, üç temel ajan (üretici, tüketici ve devlet) ile ilişkilendirilerek ele alınır. Liberal iktisat kuramı; piyasalarda gerekli koşullar sağlanması durumunda, kaynakların en etkin şekilde kullanılacağı ve üreticilerin/tüketicilerin amaçlarını en üst düzeyde gerçekleştirebildikleri bir dengeye ulaşılabileceği varsayımına dayanır ve bu durumu kuvvetli ve bütüncül bir teorik altyapı ile destekler.
Diğer taraftan, teoride etkileyici bir matematiğe sahip olan bu denge sistemi için öngörülen varsayımların bir kısmı pratikte sağlanamadığı için piyasa başarısızlığı dediğimiz durumlara neden olur. Bunların başında ise piyasa sistemi dışında gerçekleşen kazanç ve maliyetler olarak tanımlayabileceğimiz dışsallıklar gelir. Dışsallıklar söz konusu olduğunda kaynakların etkin tahsisi mümkün olmaz. Üretim tarafından bakıldığında, negatif dışsallıklar gereğinden fazla, pozitif dışsallıklar ise gereğinden düşük üretime neden olur. İklim değişikliğinin temel nedeni olan sera gazı salımları da piyasa dışı maliyet oluşturan negatif dışsallıkların başında gelir ve bu dışsallık bir şekilde düzeltilmeye ihtiyaç duyar. İşte iklim değişikliği ile çevre ekonomisinin temel kesişme noktası tam da burada ortaya çıkar.
Çevre ekonomisi elbette sadece iklim değişikliği ile sınırlı bir ekonomi dalı değil. Genelde birbiri yerine veya birlikte kullanılan çevre ve doğal kaynaklar ekonomisi az önce değindiğim üretim-tüketim aktivitelerinin ve bu aktivitelere yönelik politikaların doğal kaynaklara ve genel olarak çevreye nasıl etki ettiğini ele alan bir bilim. Bu etkilerin en başında sıcaklık, yağış ve hava akımı rejimlerinde doğal döngülerin ötesinde ortaya çıkan değişimlerin olması yani iklim değişikliği geliyor. Dolayısıyla, çevre ekonomisi de son yıllarda ağırlıklı olarak iklim değişikliğinin ve bu değişikliğin geri dönülemez bir noktaya ulaşmasını önlemek üzere geliştirilen politikaların ekonomik etkilerine odaklanıyor.
Uzak değil, çok yakın zamana kadar iklim değişikliğinin gerçekliği sorgulanıyor, yaşadığımız değişikliklerin yeryüzünün doğal döngüsünün bir parçası olduğu yönünde görüşler sunuluyordu. Oysaki bugün artık bu değişikliği destekleyen kapsamlı bilimsel verilere sahibiz ve biliyoruz ki bu değişiklik tarihte karşılaşılan iklim döngülerinden farklı olarak insan kaynaklı bir değişiklik. Bu değişikliklere maalesef artık bir insan ömrü gibi çok kısa bir sürede bile net bir şekilde tanık oluyoruz. Son yıllarda karşılaştığımız aşırı hava olaylarının artmasını net bir şekilde gözlemleyebiliyoruz. Bu olaylar ekonomik aktiviteleri de doğrudan ve dolaylı olarak etkiliyor. Örneğin bunların tarımsal üretime etkisi tarım ürünlerinin kalitesini ve fiyatını, bu sektördeki istihdamı ve katma değeri, gelirini bu sektörden sağlayan hane halklarının tasarruflarını ve harcamalarını, bu sektöre yönelik teşvikleri, bu sektörden elde edilen vergi gelirlerini; dolayısıyla silsile halinde pek çok sektörü, tüketicileri ve devleti; benzer şekilde, yağış rejimlerindeki değişiklikler; barajlardan üretilen elektrik miktarını ve üretimin yıl içindeki dağılımını, elektrik fiyatlarını, dolayısıyla sektördeki diğer üreticilerin ekonomik aktivitelerini, elbette tüketicileri ve sistem operatörünün işlemlerini etkiliyor.
Tabi, bir de çevresel etkileri yavaşlatmaya ve geri dönülemez eşikten geri döndürmeye çalışan politikaların ekonomik etkileri söz konusu. Yani, emisyon ticareti sistemi ve sınırda karbon vergisi gibi ekonomi sistemimize ve gündelik hayatımıza yeni yeni giren kavramlar çerçevesinde yakın gelecekte ortaya çıkacak olan fiyat ve üretim dengelerindeki değişiklikler ve bunların üretici, tüketici ve devlet bağlamında yansımaları çevre ekonomisinin ele aldığı temel konular arasında.
İklim değişikliği az gelişmiş ülkeleri daha fazla etkileyecek
İklim değişikliğinin ekonomik büyüme performansı üzerinde nasıl bir etkisi var? Küresel çaptaki bu krizi anlamak için ekonomi bize nasıl katkı verir ya da yardımcı olur?
Sanayi devrimiyle başlayan ve iklim değişikliğiyle sonuçlanan dönem boyunca biraz önce değindiğim çevresel etkiler dikkate alınmadan gerçekleşen ekonomik faaliyetler ile sağlanan ekonomik büyüme, günümüzde zaman zaman farklı nedenlerle sekteye uğrasa da devam ediyor. Ancak, artık küresel ölçekte eşgüdümlü, acil ve radikal önlemler ve politikalar uygulanmadan geri dönüşü mümkün olmayan noktaya geldiğimiz günümüzde; yapılan araştırmalar, bu büyümenin iklim değişikliği ile birlikte sürdürülebilir olamayacağını gösteriyor. Sürdürülebilir büyümenin önündeki engeller, iklim değişikliğinin beraberinde getirdiği üretkenlik düşüşleri, giderek artan bireysel ve toplumsal sağlık sorunları, tarım alanları ve mahsullerde beklenen keskin azalmalar vb. şeklinde sıralanabilir. Ayrıca, yine çevre ekonomisinin ele aldığı konulardan biri olan ekosistem tarafından sağlanan hizmetlerin ekonomik değerinde de önemli düşüşler olduğunu gösteren çok sayıda çalışma bulunuyor.
Bahsettiğim tüm bu hususlar ülkemiz için de geçerli. Ancak, burada vurgulamak istediğim temel husus; araştırmaların neredeyse tamamı, iklim değişikliğinin az gelişmiş ülkeleri ve gelişmekte olan ülkeleri daha fazla etkileyeceğini işaret ediyor.

Farklı politikalara ihtiyaç var
Deneyimlerinizden yola çıkarak, iklim ve çevre konularında karar vermemize yardımcı olabilmesi için ekonomik modelleri nasıl kullanabiliriz?
Röportajın başında da belirttiğim üzere, ekonomi biliminde, hem ekonomideki ajanların davranışlarının hem de aralarındaki ilişkilerin betimlendiği problemler net bir şekilde tanımlanmış. Bu problemleri bütünleşik bir yapıda ele alan sektör modelleri veya bölgesel/küresel piyasaları temsil eden modeller kurabiliyoruz. Bu modellerde ihtiyaç duyulan fonksiyonların yapısına ve bu fonksiyonların parametrelerine ise piyasalarda gerçekleşen üretim, tüketim, ticaret, tasarruf, yatırım, vergi, katma değer vs. pek çok veriyi baz alarak karar veriyoruz. Bu modeller, uzun yıllar boyunca pek çok farklı politikanın analizinde kullanıldı. Diğer bir deyişle; dış ticaret kotaları, yeni tanımlanan veya düzeyi değiştirilen vergiler, teşvik programları, kur dalgalanmaları kaynaklı şoklar, istihdam programları vb. çok geniş yelpazedeki politikaların analizleri bu modeller ile gerçekleştirilmiştir.
Diğer taraftan, iklim değişikliği ve çevre sorunları kapsamında karşılaştığımız problemler için; önce 20. yüzyılın son çeyreğinden başlayarak bu problemlerin ekonomik aktiviteler sonucunda ortaya çıktığına yönelik kuvvetli bulgular sunulmaya başlandı. Ardından, 21. yüzyılın başlarından itibaren, bu etkilerin artık inkâr edilemez bir şekilde insan kaynaklı olduğu ortaya koyuldu. Nihayetinde; bu problemlere, geri dönüş olunamayacak bir noktaya gelmeden müdahale edilmesi gerektiği hususu çerçevesinde farklı politikalara ihtiyaç duyulduğu ortaya çıktı. Bir kısmı doğrudan kısıtlamalar veya yaptırımlar, bir kısmı ise piyasa mekanizmaları çerçevesinde tasarlanan bu politikaların geliştirilme aşamasında analiz edilmesi veya uygulama sonrası ortaya çıkan etkilerin analizi gibi hususlar çevresel boyutun 2000 öncesinde kısıtlı bir şekilde ele alındığı bu modellerin kapsamlı bir biçimde güncellenmesi ile mümkün olabildi.
Sonuç olarak, belirli sektörlere veya ekonomik aktivitelere yönelik tanımlanacak bir karbon vergisinin farklı sektörlerin üretimlerini, tüketici gruplarını ve denge fiyatlarını nasıl etkileyeceği, farklı karbon vergisi değerlerinin bu dengeleri nasıl değiştirdiği; benzer şekilde, kurulacak bir emisyon ticaret siteminin ve bu sistemde farklı tahsis yöntemlerinin ekonomik etkileri; sınırda karbon düzenlemesinin sektörel etkileri gibi pek çok politika bu modeller kapsamında detaylı bir şekilde analiz edilebiliyor.
SKDM’nin temiz teknolojilere geçişte hızlandırıcı bir işlevi var
Türkiye'nin 2021 yılında Paris Anlaşması'na taraf olması ve Avrupa Yeşil Mutabakatının belki de en çok ses getiren uygulaması olan Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM) ile birlikte "düşük karbonlu ekonomiye geçiş" konusu daha çok konuşulmaya başlandı. Buradan yola çıkarak, kamu ve özel sektörün iklim değişikliğini ele alış biçiminde farklılıklar gördünüz mü?
SKDM’nin hem kamu hem de özel sektörde ciddi bir biçimde ele alındığını yakından gözlemleme imkânım oluyor. Tabi SKDM bu sürecin parçalarından sadece biri ama takvimi nedeniyle en çok üzerinde tartışılan ve hızlı aksiyon alternatiflerinin ele alınmasını gerektiren ve bu nedenle daha uzun vadeli hedefler için de bir çıkış noktası oluşturan parçalardan biri.
Kamu’nun bu düzenleme kapsamında ortaya çıkacak etkileri analiz ettiği kapsamlı çalışmalar olduğunu, kamuda araştırma-geliştirme faaliyetlerine fon sağlayan kurumların da genel olarak Yeşil Mutabakat ve özel olarak da SKDM’nin etkilerini azaltacak teknolojilerin/politikaların geliştirilmesine yönelik çalışmalara öncelik verdiğini de görüyoruz.
SKDM’nin, benim de modelleme çalışmalarında katkıda bulunduğum ve farklı sektörler için gerçekleştirilen modeller kapsamında uzun vadeli net sıfır emisyon hedeflerine ek olarak ulusal niyet beyanı ile uyumlu olarak kısa ve orta vade için de temiz teknolojilere geçiş hedefleri konulması yönünde hızlandırıcı bir işlevi olduğunu düşünüyorum. Yani, üreticilerin uzun vadeli net sıfır dönüşümlerinde nasıl bir strateji izlemeleri gerektiğine yönelik zamanlama ve teknoloji seçenekleri açısından bir ödünleşme söz konusu: daha az yatırım gerektiren ancak kısa vadede avantaj sağlayan ara geçiş çözümleri ile net sıfır hedeflerini sağlayabilecek asıl teknolojik dönüşümlerin ileriye bırakılması ile bu dönüşüme bugünden başlanması arasındaki bir ödünleşme bu. Sektörlerin mevcut yapılarına ve ilgili sektör için teknoloji öngörülerine bağlı olan bu kararlar için de çevre ekonomisi çerçevesinde geliştirilen ekonomi ve sektör modellerine ihtiyaç duyuluyor.
Türkiye’nin en büyük avantajı enerji alanı
Türkiye'nin düşük karbonlu ekonomiye geçişte ne gibi avantajları ve dezavantajları olabilir?
Türkiye’nin önündeki en büyük avantajın ve fırsatın, belki de çalışmalarım ağırlıklı olarak bu alanda olduğundan daha yakından bildiğim için, enerji tarafında olduğunu düşünüyorum. Ülkemizde, son yayımlanan istatistiklere göre 2021 yılı itibariyle 564,4 Mt CO2 eşdeğerine ulaşan toplam sera gazı emisyonunda en büyük pay dünya genelinde olduğu gibi enerji kaynaklı emisyonlardan oluşuyor. Bunun da en büyük bileşenini elektrik sektörü oluşturuyor. Bu bağlamda, yenilenebilir kaynaklarımızın potansiyeli ve bu sektörde hem ulusal hem de küresel ölçekteki teknolojik gelişimler de dikkate alındığında elektrik üretimi kaynaklı emisyonların görece daha az maliyet ve çabayla önemli miktarda düşürülmesi mümkün. Bu konuda yakın zamanda yapılmış olan pek çok çalışma da elektrik sektöründeki kısa vadeli ulusal hedeflerin kolaylıkla ulaşılabilir olduğunu, uzun vadeli net sıfır hedefinin ise özellikle depolama teknolojileri, uluslararası iletim kapasiteleri ve talep tarafı yönetimi gibi esneklik mekanizmaları ile mümkün olabileceğini göstermektedir. Diğer taraftan, kömür santrallerinin genişleyerek üretime devam etmesi, proses kaynaklı emisyonların azaltımına yönelik teknolojilerin, salınan emisyonların yakalanmasına yönelik teknolojilerin ve yoğun bir şekilde araştırmaların devam ettiği hidrojenin kullanımına yönelik teknolojilerin beklenen performansa ulaşamaması veya maliyet olarak hedeflenen seviyelere öngörülenden geç ulaşılması gibi hususlar ise düşük karbonlu ekonomiye geçişin önündeki temel tehditler olarak değerlendirilebilir.
Yeşil dönüşümden çok "ikiz dönüşüm" (yeşil ve dijital dönüşüm) kavramı gündemde. Yapısal olarak bakıldığında gerek enerji sektöründe gerekse endüstride teknolojinin geldiği yeri tanımlamak da güçleşebiliyor. Sizce düşük karbonlu ekonomiye geçişte teknoloji nasıl konumlanıyor? Bu anlamda dünya ve Türkiye’den örnekler neler?
Evet, “ikiz dönüşüm” başlığı altında yeşil dönüşüm ve dijital dönüşümü birlikte ele alan uygulamalar ve akademik çalışmalar son dönemde hız kazanmaya başladı. 1990’ların sonundan itibaren hız kazanarak çok geniş bir kapsama ulaşan dijital dönüşüm pek çok farklı ekonomik aktivitede olduğu üzere yeşil dönüşümün gerçekleştirilmesinde de farklı boyutlarda katkı sunuyor ve bu katkının giderek artacağı da aşikar. Bu boyutları açacak olursak; öncelikle iklim değişikliğinin ne düzeye ulaştığı ve hangi göstergelerin kritik eşiklere yaklaştığının takibi ve yorumlanması ileri ölçüm ve veri toplama teknolojileri ve analiz araçları sayesinde mümkün olabiliyor. Diğer taraftan, yine bu teknolojiler yardımıyla toplanan veriler ve özellikle son yıllarda yapay zekâ alanındaki ilerlemeler ile de desteklenen gelişmiş tahmin algoritmaları ve karar destek sistemleri tarımdan hizmet sektörüne, operasyonel kararlardan stratejik kararlara, mikro ölçekten küresel ölçeğe pek çok farklı şekilde fayda sağlarken,z kaynakların daha etkin kullanımını mümkün kılıyor. Örneğin, yine son dönemde pratikte de karşılık bulan ‘Akıllı Şebekeler’ ve ‘Sanal Güç Santralleri’ gibi kavramlar dijital teknolojilerin elektrik sektöründeki problemlerin aşılmasını ve çok daha ekonomik çözümler sunulmasını sağlıyor. Ülkemizde de ikiz dönüşüme özellikle elektrik sektöründe katkı sunan çok sayıda girişimin olduğunu ve bunların bir kısmının hızla büyüdüklerini memnuniyetle izliyoruz. Bu girişimler; talep tahmini, fiyat tahmini, büyük ölçekli izleme ve kontrol sistemleri gibi pek çok farklı hizmet ile katma değer oluşturuyor. Yakın gelecekte mikro-ölçekte hizmet sunan girişimlerin önem kazanacağını düşünüyorum.
Asıl sorumluluk üretici ve düzenleyicilerde
Bireylerin tüketim örüntülerinde yapacakları değişikliklerin iklim dostu ürünlerin kullanımını artıracağı ve buradan hareketle de üretimin değişeceği konusundaki görüşleriniz neler?
Bireysel çabalar elbette önemli. Bana göre, bu çabaların mevcut durumu, mal ve hizmet sağlayıcıların üretim pratikleri ve stratejilerinde dönüşüm sağlamada henüz sınırlı derecede belirleyici olmakla birlikte farkındalık oluşturması, bu çabaların diğerinin yeni nesillere aktarılması ve kolektif bilincin yaygınlaşması açısından önem taşıyor. Ancak, asıl sorumluluğun bu noktaya gelinirken fayda sağlayan ve sağlamaya devam eden büyük üreticiler ile birlikte düzenleyiciler tarafından yüklenilmesi gerektiğini de belirtmek isterim. Bireylerin bir araya gelerek kolektif bir şekilde talepte bulunması, bu talepleri karşılayacak yerel yönetimleri ve politika yapıcıları desteklemesi kritik bir husus. Burada iklim adaleti kavramına da değinmekte fayda var. İklim değişikliği, farklı sosyal grupları ve canlıları aynı ölçüde etkilemiyor; bu değişikliğin oluşmasında en az etkisi olmasına rağmen, bundan en fazla etkilenen grupları düşündüğümüzde, öngörülen çabaların ağırlıkla düzenleyiciler ve iklim değişikliğine gelinen yolda asıl fayda sağlayan gruplar tarafından ortaya konulması gerektiği çok açık diye düşünüyorum.
