Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı

İklim Teknolojilerinde Ölçeklenme Vadisi


Çağatay Alp Arslan – TTGV İklim Öncüsü / Vicat Grup Türkiye Ar-Ge Şefi 

İklim teknolojileri söz konusu olduğunda inovasyon fikri üretme konusunda oldukça verimli bir çağdayız artık. Karbon yakalama sistemleri, alternatif kaynaklar, endüstriyel simbiyoz, yeşil hidrojen üretim yöntemleri, endüstriyel atık geri kazanım süreçleri ve daha nicesi… Dünyanın dört bir yanındaki araştırma merkezlerinde binlerce ekip, bu alanlarda umut vaat eden sonuçlar üretiyor. Ama dürüst olmak gerekirse, bu teknolojilerin çok büyük çoğunluğu laboratuvar sınırlarını aşamıyor. Uluslararası literatürde bu duruma özel bir isim bile verilmiş: Valley of Death, yani ölçeklenme vadisi. Bu metafor boşuna seçilmemiş. Bir teknolojinin kontrollü lab koşullarında çalışması ile günde binlerce ton üretim yapan bir sanayi tesisinde güvenilir biçimde uygulanabilmesi arasındaki mesafe, dışarıdan göründüğünden çok daha derindir. Çimento fırınlarını, çelik üretim hatlarını ya da kimya proseslerini durdurmak ciddi bir maliyet ve süreç demektir. Üstelik yeni bir ekipmanın entegrasyonu ya da alışılmadık bir hammaddeye geçiş, sadece teknik bir mesele değil aynı zamanda ciddi bir ekonomik risk meselesidir. Bu yüzden sanayi kuruluşları, henüz saha testinden geçmemiş teknolojilere ihtiyatlı yaklaşıyor. Eleştirilebilir bir tutum gibi görünse de aslında çok anlaşılır bir refleks bu.

Sorunun özü şurada: Üniversiteler ve araştırma merkezleri iyi iş çıkarıyor. Yayınlar üretiyorlar, patentler alıyorlar, uluslararası arenada görünür oluyorlar. Ancak bir teknolojinin bilimsel açıdan başarılı olması, onun endüstriyel ölçekte çalışacağının garantisi değil. Pilot ölçek denemeleri yapılmadan, gerçek saha koşullarında test edilmeden geliştirilen pek çok teknoloji, ticarileşme eşiğini bir türlü aşamıyor. İklim krizinin seyrine baktığımızda ise bu durumun lüksünü artık taşıyamayacağımız açık. "Yayınlanabilir teknoloji" üretmek bilim dünyası için başarı sayılabilir; ama asıl ihtiyacımız olan "uygulanabilir teknoloji", yani gerçek koşullarda, gerçek tesislerde, gerçek ölçekte çalışan çözümler ortaya koymak. Günümüzde artık bu boşluğu kapatmaya yönelik ciddi adımlar yavaş yavaş atılmaya başlandı. Ülkemizde sanayi destek programları, Ar-Ge’ye yönelik Sanayi’de Yeşil Dönüşüm Programları, Avrupa Birliği'nin Horizon Europe programı, Innovation Fund ve Net-Zero Industry Act gibi mekanizmaları tam da bu ara bölgeye odaklanıyor. Özellikle teknoloji hazırlık seviyeleri (TRL) üzerinden kurgulanan bu destekler, araştırmacıları salt bilgi üretimiyle değil, laboratuvardan pilot sahaya, pilot sahadan endüstriyel demonstrasyon aşamasına geçişle ödüllendirmeyi hedefliyor.


Teknolojinin kaderini...


Artık kabul edilen gerçek şu: İklim teknolojilerinin kaderini kağıt üzerinde başarılı çalışmalar değil, fiilen çalışan demonstrasyon sahaları belirleyecek. Bu noktada en kritik yaklaşım, üç aktör, üniversite, sanayi ve kamu arasındaki ilişkinin sağlam bir şekilde kurulmasıdır. Bu üçlü arasında bugün çoğu zaman, ortak hareket etme koordinasyonu kopukluğu var. Üniversiteler bilgi üretmeye odaklanırken sanayi, bu bilginin kendi gerçekliğiyle ne kadar örtüştüğünü sorgular. Kamunun rolü ise tam da bu noktada daha da belirleyici hale geliyor: iki taraf arasında riski paylaşılabilir kılacak mekanizmaları oluşturmak. Özellikle ilk kurulum maliyetlerinin yüksek olduğu teknolojilerde, ki iklim alanındaki teknolojilerin büyük çoğunluğu bu kategoriye giriyor, kamu destekli pilot tesisler olmadan özel sektörün bu alanlara girmesini beklemek gerçekçi değil.

Buna ek olarak yalnızca arz tarafını, yani Ar-Ge finansmanını güçlendirmek yeterli değil. Talebi dönüştürecek araçlara da ihtiyaç var. Yeşil kamu satın alma uygulamaları bu yüzden giderek daha fazla gündemde yer buluyor. Örneğin ulusal Yeşil Çimento Kullanımının Yaygınlaştırılmasına İlişkin Tebliğ çimento endüstrisinde büyük bir yankı uyandırdı. Düşük karbonlu malzemelerin kamu ihalelerinde tercih edilmesi, sanayi için güçlü ve öngörülebilir bir talep sinyali oluşturuyor. Karbon ayak izi bazlı teşvik sistemleri ise üretim hacmini değil çevresel performansı ödüllendirerek sektörel dönüşümün önünü açıyor. Bunlar soyut politika önerileri gibi görünebilir, ancak doğru tasarlandıklarında yatırımcıların ve fabrika yönetimlerinin karar ve stratejilerini somut biçimde etkileyen araçlara dönüşebiliyorlar. Belki de asıl soru şu: Bir teknolojinin ne kadar özgün olduğu mı daha önemli, yoksa ne kadar hızlı ve güvenilir biçimde sahaya taşınabildiği mi? İklim kriziyle yaşanan yarış, bize uzun vadeli mükemmel çözümlerin yanı sıra, hızla ölçeklenebilen yeterince iyi çözümlere ihtiyaç duyduğumuzu gösteriyor. Önümüzdeki dönemde gerçek başarı, en parlak teknolojiyi güvenilir, ekonomik ve ölçeklenebilir biçimde gerçek dünyaya taşıyabilen ekosistemlerden gelecek.


TTGV e-bültenine katılmak ve
bizden haberdar olmak için
kayıt olabilirsiniz.