PROF. DR. ORHAN AYDIN
TÜBİTAK Başkanı
RÖPORTAJ: Esra YAZDIÇ DEMİR TTGV Kurumsal İletişim ve Medya Yöneticisi
Türkiye’nin teknoloji ve inovasyon yolculuğunda yeni bir sayfa açılıyor. TÜBİTAK Başkanı Prof. Dr. Orhan Aydın, Ar-Ge desteklerinde “kaç proje” sorusundan “nasıl bir etki” sorusuna geçtiklerini vurgularken; hidrojen, karbon yönetimi ve su teknolojileri gibi alanlarda Türkiye’nin yalnızca uygulayıcı değil, çözüm geliştiren ve model ihraç eden bir ülke olma potansiyeline dikkat çekiyor.
İklim teknolojilerinin stratejik bir kaldıraç alanına dönüştüğü bu yeni dönemde, TÜBİTAK’ın kamusal ölçeği ile TTGV’nin sahaya yakın ve odaklı yaklaşımı birbirini tamamlayan güçlü bir yapı oluşturuyor. Fikirden ticarileşmeye uzanan kesintisiz destek zinciri, yalnızca teknolojiyi değil; aynı zamanda rekabetçiliği, dönüşümü ve bölgesel liderlik iddiasını da şekillendiriyor. Bu kapsamlı söyleşide, Türkiye’nin önümüzdeki 10 yılda iklim teknolojilerinde üstlenebileceği rolü ve iki kurum arasındaki stratejik ortaklığın geleceğini konuştuk.
TÜBİTAK, uzun yıllardır, hem akademiye hem sanayiye yönelik, güncel ihtiyaçlara göre zaman zaman revize edilen, birçok farklı destek mekanizması yürütüyor. TÜBİTAK’ın yeni dönem destek stratejisi ile ilgili bilgi verir misiniz?
TÜBİTAK’ın yeni dönem destek stratejisi, 12. Kalkınma Planı ve 2030 Sanayi ve Teknoloji Stratejisi ile tam uyumlu şekilde, Ar-Ge ekosistemini bütüncül bir yaklaşımla güçlendirmeyi ve Türkiye’nin Milli Teknoloji Hamlesi hedefleri doğrultusunda nitelikli insan kaynağı, güçlü üniversite-sanayi iş birliği ve yüksek katma değerli üretim kapasitesi oluşturmayı esas alıyor.
Bu vizyonun en somut göstergelerinden biri, destek bütçemizin ölçeği ve dağılımı. 2025 yılı destek bütçemizi; Sanayi Ar-Ge Programları, Akademik Ar-Ge ve bilim insanı yetiştirme programları arasında dengeli biçimde dağıtarak, temel bilimlerden ürünleşmeye uzanan yenilik zincirinin tamamını kapsayan bir yapı kurduk.
Bu kapsamda stratejimiz; ortaokuldan doktora sonrası aşamaya kadar uzanan desteklerle genç yetenekleri erken yaşta bilim ve teknolojiyle buluşturmayı, araştırmacı insan kaynağını kritik teknoloji alanlarında uzmanlaştırmayı ve tersine beyin göçünü teşvik etmeyi içermekte. Araştırma proje yarışmaları, mentorluk ve staj mekanizmaları ile gençlerin doğrudan Ar-Ge süreçlerinde yer almalarını sağlıyoruz.
Sermaye yatırımında yeni bir model
Aynı zamanda destek süreçlerimizin daha öngörülebilir, hızlı ve erişilebilir olmasına büyük önem veriyoruz. KOBİ–sanayi iş birliğini güçlendiren 1707 Siparişe Dayalı Ar-Ge Programı’nın yılda üç kez çağrıya çıkması, firmalarımızın zamanlama belirsizliği yaşamadan Ar-Ge ve yenilik planlaması yapabilmesine imkân sağlıyor. Benzer şekilde, girişimcilik ekosisteminde hibe ağırlıklı yapıdan yatırım ağırlıklı yapıya geçişimizi tamamlayarak, BiGG ve BiGG+ fonlarımızla girişimlere doğrudan sermaye yatırımı yapan bir modele geçmiş bulunuyoruz.
Sanayicilerimiz ve KOBİ’lerimiz için Ar-Ge ve yenilik kapasitesini artıran, yeşil ve dijital dönüşümü hızlandıran destekler sunuyor; Türkiye Yeşil Sanayi Projesi kapsamında sağlanan kaynaklar ve yeni çağrılar ile özel sektörün rekabetçiliğini güçlendirmeyi hedefliyoruz.
Uluslararası boyutta ise bilim diplomasisi ve çok taraflı iş birlikleri ile Türk araştırmacıların küresel Ar-Ge ağlarındaki konumunu güçlendirmeyi, uluslararası fonlara erişimi artırmayı ve Türkiye’nin küresel bilim ve teknoloji ekosistemindeki görünürlüğünü kalıcı biçimde artırmayı amaçlıyoruz.
Bu yeni destek mimarisiyle odağımızı “kaç proje desteklendiğinden”, “desteklenen projelerin ülkeye sağladığı ekonomik ve teknolojik etkiye” kaydırıyoruz. Bilimsel mükemmeliyetin yanında ölçeklenebilir yenilik ve ticarileşmeye dayalı bir Türkiye vizyonu inşa ediyor; ülkemizi teknoloji üreten, ihraç eden ve küresel rekabette belirleyici konuma sahip ülkeler arasına taşımayı hedefliyoruz.
TTGV kritik bir çözüm ortağı
TTGV olarak son dönemde odağımıza aldığımız iklim teknolojilerini, Türkiye’nin bilim ve teknoloji politikalarında nasıl konumlandırıyorsunuz? TÜBİTAK destek programlarında iklim teknolojilerine özel çağrılar/destekler de artıyor, bu odaklı destek modelleri ile ilgili bilgi verebilir misiniz?
İklim teknolojileri, küresel eğilimlerde olduğu gibi Türkiye’nin sürdürülebilir büyüme ve rekabetçilik hedeflerinde de stratejik bir kaldıraç alanı. Bu nedenle TTGV’nin bu alana yönelik net bir odak geliştirmiş olmasını ve ortaya koyduğu yenilikçi mekanizmaları son derece kıymetli. TÜBİTAK ve TTGV’nin misyonları, özellikle iklim teknolojileri söz konusu olduğunda birbirini tamamlayıcı bir yapı sergilemekte; kamu ve sivil toplumun güçlü iş birliği açısından örnek teşkil ediyor. Bu uyumun ulusal yenilik ekosisteminin dönüşümüne doğrudan katkı sunduğunu düşünüyoruz.
Bu iş birliğinin en somut örneklerinden biri, Dünya Bankası ile yürüttüğümüz Türkiye Yeşil Sanayi Projesi kapsamında hayata geçirilen 1831 Yeşil İnovasyon Teknoloji Mentörlük Programı. TTGV bu programda yalnızca bir paydaş değil; güçlü metodolojisi, saha hâkimiyeti ve kurumsal kapasitesiyle kritik bir “çözüm ortağı” olarak görev alıyor. TTGV’nin firmalara sağladığı mentörlük, kapasite değerlendirme, yol haritalandırma ve çözüm eşleştirme hizmetleri, sanayimizin yeşil dönüşüm sürecine hızlı ve etkin uyum sağlamasında belirleyici rol oynuyor.
Projede yeni bir kurgu
Bu modelin başarısı üzerine, TTGV’nin erken aşama destekleriyle olgunlaştırdığı projelerin TÜBİTAK’ın büyük ölçekli mekanizmalarına entegre edileceği yeni bir mimariyi kurguluyoruz. Örneğin, TTGV’nin Öncül Proje Programı kapsamında gelişen bir iklim teknolojisi girişimi; TÜBİTAK’ın 1832 Sanayide Yeşil Dönüşüm Programı kapsamında yatırım desteği alabilir veya 1833 SAYEM Programı kapsamında geliştirilen çözüm platformlarına entegre olabilir. Böylece ekosistem, farklı kurumlar arasında “kopuk değil, kesintisiz” bir yapıda işler hâle gelir.
Öte yandan TÜBİTAK olarak iklim teknolojilerine yönelik desteklerimizi yalnızca sanayi tarafında değil akademik araştırma tarafında da güçlendiriyoruz. Çevre dostu üretim, atık geri kazanımı, karbon yakalama, hidrojen üretim ve depolama teknolojileri ile batarya malzemeleri gibi alanlarda, çağrılarımızın kapsamını bu öncelikler doğrultusunda belirleyerek araştırma kapasitesini bu alanlara yönlendiriyoruz.
Kısacası, TTGV ile mevcut iş birliklerimizi yalnızca bugünkü programlarla sınırlamıyor; önümüzdeki dönemde iklim teknolojileri değer zincirinin tamamını kapsayan çok katmanlı ve bütüncül bir ortaklık modeli oluşturmayı hedefliyoruz. Bu yaklaşım, Türkiye’yi yeşil dönüşümün yalnızca uygulayıcısı değil, aynı zamanda geliştiren, yönlendiren ve ihraç eden bir ülke konumuna taşıyacaktır.
Teknoloji kapasitesine yatırım
Türkiye’nin yeşil dönüşüm ve karbon nötr hedeflerine ulaşmasında TÜBİTAK hangi öncelikli teknoloji alanlarına odaklanıyor? Sizce ülkemizin rekabetçiliği açısından öne çıkan iklim teknolojileri nelerdir? Akademi ve sanayi hangi alanlara odaklanmalı, hangi boşlukları özellikle doldurmalı?
Türkiye’nin 2053 Net Sıfır vizyonu doğrultusunda, TÜBİTAK olarak odaklandığımız teknoloji alanlarını; bilimsel derinlik, ulusal teknoloji geliştirme kapasitesi ve stratejik Ar-Ge ihtiyaçları temelinde belirliyoruz. Burada temel sorumuz şudur: “Bugün TÜBİTAK Ar-Ge bütçesini hangi alanlara yönlendirmeli ve bunun gerekçesi nedir?”
Bu bakış açısı, Ar-Ge önceliklerimizi sistematik bir yapıya oturtmamızı sağlamaktadır.
Önceliklendirmemizin ilk boyutu, bilimsel Ar-Ge yoğun alanlar (TRL 1–4). Bu kategoride hedefimiz, Türkiye’nin uzun vadeli teknoloji bağımsızlığını sağlayacak bilimsel temeli güçlendirmek. Yeni nesil batarya kimyaları, hidrojen üretiminde kullanılan elektrokatalizör malzemeler, karbon yakalama için yüksek yüzey alanlı nanomalzemeler, yeşil kimya süreçleri ve biyoteknolojik dönüşüm teknolojileri bu kapsamda öncelik verdiğimiz başlıca alanlar. Bu konular doğrudan pazar oluşturmasa da geleceğin stratejik pazarını mümkün kılacak bilgi ve teknoloji altyapısını inşa ediyor.
İkinci boyutumuz ise endüstriyel Ar-Ge ve pilot ölçekli teknolojiler (TRL 4–6). Bu aşamada TÜBİTAK’ın amacı, üniversitelerde üretilen bilimsel bilginin sanayiye aktarılmasını sağlayan “ara katmanı” güçlendirmek. Atık geri dönüşüm teknolojilerinin pilot ölçeğe taşınması, kimya, çimento ve demir-çelik gibi karbon yoğun sektörlerde proses iyileştirme uygulamaları, döngüsel ekonomi için malzeme inovasyonları ve enerji verimliliği sağlayan endüstriyel otomasyon çözümleri bu kapsamda desteklediğimiz temel alanlar. Bu yaklaşımda TÜBİTAK doğrudan pazar yaratmak yerine, pazarın rekabetçi hâle gelmesini sağlayacak teknoloji kapasitesine yatırım yapmaktadır.
Bu doğrultuda akademiden beklentimiz, söz konusu öncelikli alanlarda TRL 1–4 seviyesinde özgün ve derinlemesine bilimsel bilgi üretimini sürdürmesi. Sanayiden beklentimiz ise bu bilginin ticarileştirilmesini sağlayacak pilot uygulamalar, deneme hatları, ölçek büyütme çalışmaları ve teknoloji doğrulama yatırımlarını artırması.
Özetle; TÜBİTAK bugün Ar-Ge kaynaklarını; Türkiye’nin bilimsel kapasitesini güçlendiren, kritik teknolojilerde dışa bağımlılığı azaltan ve sanayimizin gelecekte küresel ölçekte rekabet edebilmesini sağlayacak alanlara odaklı bir şekilde kullanıyor.
10 yıllık kritik süreç
Önümüzdeki 10 yılda iklim teknolojilerinde Türkiye’nin “oyun değiştirici/yönlendirici” olabileceği alanlar var mıdır? Varsa bu alanlar nelerdir?
Önümüzdeki 10 yıl, iklim teknolojilerinin küresel ekonomide yeni bir rekabet ekseni oluşturacağı kritik bir dönem olacak. Türkiye; üretim kabiliyeti, güçlü mühendislik kapasitesi ve dinamik insan kaynağı sayesinde bu dönüşümde yalnızca takip eden değil, yön veren bir ülke olma potansiyeline sahip. Bu çerçevede soruyu “Türkiye hangi teknolojiyi geliştirir?” den ziyade “Türkiye küresel değer zincirinde hangi rolü üstlenebilir?” ekseninde değerlendirmek daha doğru olur.
İlk olarak, hidrojen teknolojileri, Türkiye açısından önemli bir stratejik fırsattır. Hem Ar-Ge tarafında hidrojen üretim, depolama ve dönüşüm teknolojilerine yatırım yapıyoruz hem de 10 yıllık perspektifte Türkiye’nin Doğu Akdeniz–Avrupa hattında yeşil hidrojenin üretildiği, dönüştürüldüğü ve taşındığı bir enerji koridoruna dönüşme potansiyelini görüyoruz. Bu rol, Türkiye’nin enerji güvenliği kadar jeopolitik konumu açısından da stratejik önem taşıyor. İkinci olarak, karbon yönetimi alanında Türkiye’nin bölgesel ölçekte model geliştiren bir ülke olacağına inanıyoruz. Demir-çelik, çimento gibi karbon yoğun sektörlerde sahip olduğumuz üretim tecrübesi; yalnızca teknoloji kullanıcısı değil; düşük karbonlu üretime dayalı “sanayi dönüşüm modeli” tasarlayan ve bunu çevre ülkelere ihraç edebilen bir ülke konumuna gelmemizi sağlayabilir. Önümüzdeki yıllarda, Balkanlar, Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgelerin yönelik teknoloji ve çözüm modeli ihracatı mümkün görünmektedir. Üçüncü olarak, su teknolojileri ve iklim uyum çözümleri Türkiye için belirgin bir fırsat alanıdır. Su stresi, içinde bulunduğumuz coğrafyanın en kritik ortak problemidir. Atıksu geri kazanımı, endüstriyel su verimliliği, akıllı sulama ve tarımsal su yönetimi teknolojilerinde geliştirilecek yenilikçi çözümler, Türkiye’yi bölgesel bir inovasyon ve teknoloji sağlayıcısı konumuna taşıyabilir.
Bir diğer kritik başlık ise iklim teknolojileri girişimciliğidir. Genç nüfusumuz, artan Ar-Ge kapasitemiz, TEKNOFEST ekosistemi ve büyüyen girişimcilik kültürü; Türkiye’yi, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Orta Asya bölgesinde iklim teknolojleri girişimlerinin doğduğu ve ölçeklendiği bir merkez hâline getirebilir. Bu doğrudan teknoloji alanı değil; Türkiye’yi bölgesel bir “yenilik üssü” konumuna taşıyacak ekosistem rolüdür. Özetle; önümüzdeki 10 yıl Türkiye’nin iklim teknolojilerinde oyun değiştirici olmasını sağlayacak olan yalnızca tekil teknolojiler değil; bu teknolojiler etrafında üstleneceği stratejik roller olacaktır. Hidrojen, karbon yönetimi ve su teknolojileri önemli odaklardır; ancak Türkiye’nin asıl değeri, bu alanlarda bölgesel liderlik, çözüm modeli ihracatı ve güvenilir bir teknoloji ortağı rolünü üstlenmesinde yatmaktadır. TÜBİTAK olarak bilimsel ve teknolojik kapasitemizi bu vizyonu destekleyecek şekilde güçlendirmeye devam ediyoruz.
TÜBİTAK akademi ve sanayiye yönelik kapsamlı destekleri ile, TTGV ise özel sektörün güncel ihtiyaçlarına yönelik tasarladığı butik destek modelleri ile Türkiye’nin teknoloji ve yenilik hikâyesinde uzun yıllardır yan yana yer alan kurumlar. Sizce bu iki kurumun mevcut ve devam edecek iş birliğinin kritik unsurları nelerdi?
TÜBİTAK olarak biz kamunun kapsayıcı gücünü, geniş ölçekli destek kapasitesini ve politika yapıcı rolünü temsil ederken; TTGV, özel sektörün dinamizmini ve odaklı çözüm üretme yeteneğini sahaya taşımaktadır. Bu iki kurumun uyumu, ulusal teknoloji hamlemizin başarısı için kritik bir faktör.
Mevcut ve devam eden iş birliğimizin temel unsurlarını dört başlıkta özetleyebilirim:
Birincisi, bütünleşik süreç yönetimi. Teknoloji geliştirme süreklilik gerektirir. TTGV’nin erken aşama destek mekanizmalarıyla (Öncül Proje vb.) olgunlaştırdığı projelerin, akabinde TÜBİTAK’ın destek programlarına (1507, 1812, 1831, 1832) entegre edilmesi, kaynakların etkin kullanımını ve projelerin “fikirden ticarileşmeye” kesintisiz ilerlemesini mümkün kılıyor.
İkincisi, veri ve bilgi temelli politika geliştirme. TTGV’nin sahadan elde ettiği analizler ve değerlendirmeler, ulusal stratejimizi şekillendirirken başvurduğumuz önemli girdilerden. Karşılıklı bilgi paylaşımı, kanıta dayalı ve çevik karar alma süreçlerimizi güçlendiriyor.
Üçüncüsü, nitelikli finansman ile rehberliğin bileşimi. 1831 programı örneğinde olduğu gibi, TÜBİTAK finansman sağlarken TTGV’nin mentörlük ve çözüm ortaklığı hizmetleri, firmalarımızın kurumsal kapasitelerini artırıyor. Yalnızca finansman sağlamak yeterli değil; fonun doğru yönetimi ve yönlendirilmesi de kritik önem taşır. Bu model, işletmelerin yalnızca proje yürütmesini değil, aynı zamanda organizasyonel olarak güçlenmesini destekliyor.
Dördüncüsü ise insan kaynağı ve kültürel entegrasyondur. TÜBİTAK’ın TEKNOFEST ve Bilim İnsanı Destek Programlarıyla oluşturduğu nitelikli insan kaynağının, TTGV’nin girişimcilik kültürüyle buluşması, ekosistemimizin yenilik kapasitesini artıran önemli bir sinerji yaratıyor.
Özetle; TÜBİTAK ve TTGV iş birliği; kamunun gücü ile özel sektörün yetkinliklerini ortak bir vizyon altında buluşturarak Türkiye’nin teknoloji ve yenilik yolculuğuna uzun vadeli değer katmaya devam eden başarılı bir modeldir.
Bu iki kurumun farklı ama tamamlayıcı yapıları geçmişte birçok örneğini gördüğümüz gibi ülkemiz teknoloji ve inovasyon ekosistemi için önemli bir sinerji yaratabiliyor. Önümüzdeki dönem bu iş birliği ve sinerjinin artması için önerileriniz nelerdir?
TÜBİTAK’ın kamusal gücü ile TTGV’nin esnek ve odaklı yapısı, ülkemizin teknoloji ve inovasyon ekosisteminde güçlü bir kaldıraç etkisi oluşturuyor. Önümüzdeki dönemde bu sinerjiyi yalnızca “iş birliği” düzeyinden çıkarıp “stratejik ortaklık” seviyesine taşımak adına dört temel öncelik alanımız var.
Birincisi, tam senkronize destek mimarisidir. Destek programlarımızın içeriksel uyumunun yanı sıra, zamanlamalarının da birbirini tamamlayacak şekilde tasarlanması kritik önemde. TTGV’nin erken aşama (Tohum/Öncül Proje) desteklerinin TÜBİTAK’ın ölçeklendirme programlarıyla (1507, 1831, 1832) ardışık ve boşluksuz bir takvimde kurgulanması, girişimcilerin kaynak arayışıyla zaman kaybetmesini önleyerek geliştirdikleri teknolojiye odaklanmalarını sağlayacak.
İkincisi, hibrit finansman modellerinin geliştirilmesi. Özellikle, yeşil dönüşüm gibi yüksek sermaye gerektiren alanlarda tek başına kamu hibeleri ya da özel fonlar yeterli olmayabilir. TTGV’nin yatırım fonları ile TÜBİTAK’ın BiGG+ gibi mekanizmalarının bir araya gelmesiyle, hibe ve risk sermayesini bütünleştiren “karma finansman” (blended finance) modellerinin hayata geçirilmesi gerekmektedir. Bu yaklaşım, uluslararası iklim fonlarının ülkemize çekilmesinde kritik rol oynayacağını düşünüyorum.
Üçüncüsü, yerelden küresele entegrasyon. Ekosistemimizi sadece ulusal çerçevede değerlendirmek artık yeterli değil. TTGV’nin sahada yürüttüğü demonstrasyon ve pilot uygulamalarıyla teknolojilerin, TÜBİTAK’ın Ufuk Avrupa (Horizon Europe) gibi uluslararası ağlardaki etkinliği sayesinde küresel pazarlara taşınmasını sağlayacak ortak bir “ihracat koridoru” oluşturulmalı. Bu, Türk teknolojilerinin uluslararasılaşmasını hızlandıracaktır.
Dördüncüsü ise veri odaklı politika tasarımıdır. Her iki kurumun da elinde çok değerli veri setleri bulunuyor. Bu verilerin anonimleştirilerek ortak bir “Teknoloji İzleme Platformu”na dönüştürülmesi, ulusal bilim ve teknoloji politikalarının daha veri temelli, etkisi ölçülebilir ve çevik bir yapıda şekillenmesini sağlayacak. Sahadan elde edilen bu veriler aynı zamanda, mevzuattaki potansiyel engellerin tespiti ve çözümünde politika yapıcılara güçlü bir rehberlik sunacak. Özetle; TÜBİTAK ve TTGV’nin, köklü iş birliği kültürünü, bu yeni nesil yaklaşımlarla daha da güçlenerek Türkiye’nin teknoloji ve inovasyon yolculuğunda stratejik bir ortaklık doğrultusunda ilerlemeye devam edecek.
