Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı

Önümüzdeki dönemde hayatımızı en güçlü biçimde dönüştürecek teknolojiler, aynı zamanda en büyük ekonomik fırsatları da içinde barındırıyor. Yapay zekâ dönüşümü, enerji dönüşümü ve sürdürülebilir tarım-gıda sistemleri gibi iklim teknolojileri, yenilikçi sağlık teknolojileri bu dönüşümün öncü alanları arasında yer alıyor.

Türkiye’nin bu teknolojilerde küresel değer zincirinde rekabet gücü kazanabileceği halkalara odaklanması ve derinleşmesi gerekiyor. Dönüşümü geriden izleyen değil, yön veren ülkeler arasında yer almak; refahımız, rekabet gücümüz ve güvenliğimiz açısından stratejik bir gereklilik.

Kaldı ki, her çekirdek teknolojiyi baştan sona geliştiren ülke olmak zorunda da değiliz; birçok alanda bu gerçekçi de olmayabilir. Türkiye’yi küresel dönüşümün güçlü aktörlerinden biri haline getirmek, seçilmiş niş alanlarda kritik bileşenleri üretebilmek, yeni teknolojileri hızla deneyip özümsemek, sanayiye entegre ederek sahada en iyi uygulayanlardan olmak ve elde ettiği bilgi ve deneyimi ölçekleyerek farklı coğrafyalara taşıyabilen çevik bir ülke olmakla da mümkün. 


Enerji Dönüşümü Olmadan Rekabetçilik Mümkün Değil


Enerji alanını ele alalım. Uluslararası Enerji Ajansı’na (IEA) göre, yapay zekâ veri merkezlerindeki büyüme ve dünya nüfusunun 10 milyara yaklaşmasıyla, küresel enerji talebinin 2050’ye kadar iki katına çıkacağı öngörülüyor. Ayrıca, elektrik üretimi ile sanayi, ulaşım ve binalardaki enerji kullanımı birlikte düşünüldüğünde küresel emisyonların yaklaşık %75’ini oluşturuyor; yani iklim değişikliği ve sürdürülebilirlik açısından da hayati öneme sahip. Bu nedenle enerji teknolojilerinde nerede durduğumuz, geleceğin ekonomisinde nerede duracağımızı belirliyor.

Türkiye; yüksek yenilenebilir enerji potansiyeli, mühendislik ve üretim yetkinliği, çeşitlendirilmiş sanayi tabanı, stratejik konumu ve Avrupa’ya erişimi destekleyen lojistik altyapısıyla önemli avantajlara sahip. Temiz enerji teknolojilerinde derinleşerek; mühendislik, uygulama, test-sertifikasyon ve ölçekleme kapasitesini güçlendirerek ülkemizi bölgesel bir enerji ve teknoloji koridoruna dönüştürmek mümkün.

Peki hangi alanlara odaklanmak gerekiyor? Yenilenebilir enerji, elektrifikasyon, ısı pompaları ve elektrikli araçlar gibi alanlar artık sektörel standartlar haline geliyor. Diğer taraftan, güneş ve rüzgâr enerjisi sistemlerinin maliyetlerinin düşmesiyle temel mesele yalnızca daha fazla santral kurmak değil; kesintili üretimi enerji sistemi içinde etkin biçimde yönetebilmek haline geliyor. Türkiye’nin mevcut kurulum ve işletme deneyimini bir an önce enerji depolama ve şebeke esnekliği çözümlerine taşıması gerekiyor: batarya teknolojileri, akıllı şebekeler, güç elektroniği, enerji yönetimi, mikro şebekeler ve test-doğrulama altyapıları bu kapsamda odaklanılması gereken önemli alanlar.

Bir diğer fırsat alanı ise batarya geri dönüşümü ve ikinci ömür uygulamaları. Elektrikli araç bataryalarının kullanım ömrünü tamamlamasıyla geri dönüşüm giderek daha kritik hale gelecek; şu an üzerinde çok durmadığımız ama orta vadede önümüze çıkacak bu konuda şimdiden pozisyon almak önemli. Türkiye, lityum gibi kritik ham maddelerin geri kazanıldığı batarya geri dönüşümü ve kent madenciliğinde Avrupa ile Asya arasında stratejik bir merkez olarak konumlanabilir. Bunun yanında, maliyetli ve kaynağı sınırlı lityum iyon piller dışında sodyum-iyon gibi kritik ham madde bağımlılığı daha düşük batarya kimyalarını ve mekanik depolama gibi uzun süreli enerji depolamaya uygun alternatif teknolojileri yakından izlemek, uygulama kapasitesi ve üretim yetkinliği geliştirmek önemli.

Enerji dönüşümünün bir diğer önemli fırsat alanı temiz hidrojen ve hidrojen türevleri gibi yeni nesil yakıtlar. Tarımsal kapasitemiz biyoyakıtlar, yenilenebilir enerji potansiyelimiz ise sentetik yakıtlar için önemli bir zemin sunuyor. Burada yalnızca üretime değil; üretim, depolama, taşıma, dönüşüm, sertifikasyon ve son kullanımı kapsayan bütüncül bir değer zincirine odaklanmak önemli. Türkiye, limanları, sanayi bölgeleri, rafineri altyapısı ve yenilenebilir enerji potansiyeliyle bu alanda bölgesel bir bağlantı noktası olabilir. 

Ayrıca, güçlü olduğumuz sanayi alanlarını düşük karbonlu üretimle geleceğe hazırlamamız kritik. Örneğin, Türkiye’nin Avrupa’da ilk üç, dünyada ilk beş içinde yer aldığı çimento sektörü bu açıdan somut bir rekabet alanı: inşaat yıkıntı atıklarının sürdürülebilir çimentoya dönüştürülmesi, alternatif temiz malzemeler ve yakıtlar geliştirilmesi, karbon yakalama gibi teknoloji alanları mevcut. Şu an için ekonomik olarak uygulanabilir görülmeyen alanları bile erken anlamak ve yol almak ciddi rekabet avantajı yaratabilir. Kısa vadede büyük ve maliyetli bir karbon yakalama ve depolama ekonomisi kurmaya çalışmaktansa, çimento, çelik, rafineri ve kimya gibi enerji ve karbon yoğun sektörlerde seçici ve sanayiyle bütünleşen uygulamalara yönelmek; yakalanan karbonun bertaraf edilmesi gereken bir atık değil, yakıta, kimyasala veya yapı malzemesine dönüştürülebilecek yeni nesil bir ham madde olarak değerlendirilmesi önemli bir fırsat alanı sunuyor.

Özetle enerji dönüşümü ve karbonsuzlaşma başlıklarında mevcut teknolojilerin ötesinde ileriye bakmak, gelişen teknolojilerde öncü uygulamaları hayata geçirerek rekabet avantajı yakalayabileceğimiz alanları bir an önce keşfetmek ve kapasite geliştirmek gerekiyor.


TTGV olarak bu alanlarda yaptığımız yol gösterici derin analiz çalışmaları ve örneklem etkisi yaratmasını hedeflediğimiz öncül proje örnekleri ile sektörlere yön vermeye çalışıyoruz. Şu ana kadar enerji ve karbonsuzlaştırma odaklı olarak “Enerji Depolama Teknolojileri”, “Batarya Geri Dönüşüm ve İkincil Kullanım Teknolojileri”, “Temiz Hidrojen Teknolojileri”, “Alternatif Yeni Nesil Yakıt Teknolojileri” ve “Karbon Yakalama, Kullanım ve Depolama Teknolojileri” alanlarında derin analiz ve araştırma çalışmalarımızı gerçekleştirdik; bu alanlarda türünün ilk örneği, ticarileşme öncesi gösterim projelerine odaklandığımız güdümlü proje çağrılarımıza başladık.


Tarım-Gıda Sürdürülebilirliği Olmazsa Olmaz


Enerjinin yanı sıra bir diğer kritik dönüşüm alanı, iklim değişikliğinin etkilerinin doğrudan hissedildiği tarım ve gıda sektörleri. Artan dünya nüfusunun zorlaşan iklim koşullarında gıda ve suya sürdürülebilir erişimi, geleceğin en önemli meselelerinden biri olacak. Su stresi, sıcaklık artışı, kuraklık, aşırı hava olayları ve verim kaybı Türkiye için artık teorik riskler değil; olumsuz iklim koşulları nedeniyle tarım sektöründe ciddi daralma yaşanıyor. Buna karşın Türkiye hâlâ önemli bir tarım ülkesi; bu gücü korumak ve geleceğe taşımak için sektörün teknolojik dönüşümü şart.

Peki hangi alanlara odaklanmak gerekiyor? Hassas tarım teknolojileri, tarımda yapay zekâ uygulamaları, akıllı sera ve sulama sistemleri, yeni nesil gübreler, gıda ömrünü uzatan teknolojiler, biyoteknolojik çözümler, alternatif proteinler ve atık bazlı döngüsel çözümler tüm dünyada tarım ve gıda sektörünün dönüşümünde odaklanılan önemli fırsat alanları arasında. 

Ülkemiz açısından incelediğimizde su ve havza yönetimi, iklim riski ve erken uyarı, toprak sağlığı ve girdi verimliliği, kaynak döngüsü ve dayanıklılık gibi alanlarda önemli ihtiyaçlar olduğu görülüyor. Bu ihtiyaçlara yönelik dijital izleme, erken uyarı ve karar destek sistemleri, su ölçümü, hassas sulama ve güvenli yeniden kullanım sistemleri, toprak sağlığı ve hassas girdi yönetimi, akıllı mekanizasyon ve biyolojik koruma uygulamaları, iklime dayanıklı genetik materyal ve kontrollü üretim, hassas hayvancılık ve biyolojik üretim sistemleri, mekanizasyon, robotik ve verimli enerji sistemleri, döngüsel kaynak kullanımı ve hasat sonrası değer koruma gibi odaklarda çözüm alanları öne çıkmaktadır. Döngüsel kaynak kullanımına yönelik bir örnek vermek gerekirse, ülke olarak oldukça yüksek tarımsal ve organik atık potansiyelimiz var; bunu gıdaya, yakıta ve yeni nesil malzemelere dönüştürmeye yönelik teknolojik uygulamalar önemli ekonomik fırsatlar taşıyor.

TTGV olarak geçtiğimiz yıl ekosistemle paylaştığımız ve alanında önemli bir referans çalışma olan “Alternatif Protein Teknolojileri” odaklı derin analiz çalışmamızın ve güdümlü proje örneklerimizin yanı sıra, “Tarım Sektörünün Teknolojik Dönüşümü”ne odaklı kapsamlı derin analiz çalışmamızı da önümüzdeki aylarda komuoyuyla  paylaşacağız. Bu çalışma kapsamında tarım-iklim etkileşimini; iklim değişikliğinin tarıma etkileri ve tarımsal üretimin iklim ile ekosistem üzerindeki baskıları olmak üzere iki yönlü inceledik. Çalışmamız, ayrıntılı teknoloji haritası ve öncül proje uygulama senaryolarının yanı sıra yatırım ve finansman ekosistemi, politika çerçevesi, küresel iyi uygulamalar ve Türkiye açısından değerlendirme ve önerilerle ekosistem için yol gösterici bir çalışma olacak.


Yapay Zekâ ve Dijital Dönüşümde Çok Hızlı Hareket Etmeliyiz — Anlamadığımızı Yönetemeyiz


Türkiye gibi belli sektörlerde önemli bir birikime, üretim altyapısına ve deneyime sahip bir ülkenin küresel rekabetçiliğini koruyabilmesi için dijitalleşmeyi ve yapay zekâyı sektörlerin merkezine bir an önce yerleştirmesi gerekiyor. Ülkemizde firmalarda kişisel kullanım hızla artarken kurumsal yapay zekâ kullanımının, özellikle doğru ve etkin kullanım düzeyinin çok düşük olduğu bir gerçek. Ülkemizde büyük çoğunluğu kurumsal verimlilik, otomasyon ve karar destek çözümlerine odaklanan yapay zekâ girişimleri belli bir hızda artsa da, kurumların teknolojiyi özümseme ve ölçeklendirme kapasitesi şu an için oldukça yetersiz.

Şirketlerin yapay zekâyı mevcut süreçlere eklenen bir araç olarak değil; iş akışlarını, çalışan rollerini ve karar mekanizmalarını yeniden şekillendiren stratejik bir teknoloji olarak benimsemesi, iyi bir yönetişimle veri ve altyapısını uyumlandırması, insan kaynağını bu yönde geliştirmesi gerekiyor. Yapay zekânın sunduğu imkânları anlayan ve yönetebilen, muhakeme yönü güçlü, doğru problemi tanımlayan, karar verme yetkinliği güçlü insan kaynağı her zamankinden önemli.

Yapay zekânın şu an en yaygın kullanım alanlarından olan endüstriyel uygulamalar, kestirimci bakım, kalite kontrol, enerji optimizasyonu, talep tahmini, satış ve pazarlama gibi ölçülebilir fayda sağlayan uygulamalara tüm sektör ve boyuttaki firmalarca geçiş stratejisinin oluşturulması; gelişmiş sektörler ve kuruluşlarda üretken tasarım, dijital ikizler ve otonom fabrikalar gibi daha ileri aşama uygulamalar üzerinde bir an önce çalışılmaya başlanması kritik.

Peki ufukta ne var? Nispeten geleneksel otomasyon uygulamaları ötesinde yapay zekânın belki de asıl dönüştürücü etkisi biyoteknoloji, sağlık, malzeme bilimi, enerji mühendisliği gibi alanlarda ortaya çıkacak. Literatür tarayan sistemlerden; hipotez kuran, deney tasarlayan, bilimsel keşif yapan, yeni molekül ya da malzeme adayları geliştiren “yapay bilim insanlarına” doğru ilerliyoruz. Gelişmiş sistemler, protein yapılarının tahmininden yeni kristal ve malzeme adaylarının keşfine önemli bir potansiyel ortaya koyuyor; bu gelişmeler ilaçlardan yeni nesil bataryalara, güneş panellerinden 

yarı iletkenlere kadar geniş bir alanda Ar-Ge süreçlerini dönüştürme gücüne sahip.

Yapay zekânın iklim değişikliği ve sürdürülebilirlik alanında sunacağı fırsatlar da odaklanılması gereken önemli bir alan: iklim tahmini, enerji yönetimi, emisyon takibi ve hassas tarım gibi birçok fırsat alanı önümüzde duruyor. Diğer taraftan, sürdürülebilirlik için yapay zekâ kadar yapay zekânın sürdürülebilirliği de önem taşıyor; artan enerji ve kaynak ihtiyacını azaltacak daha verimli model ve çözümlerin geliştirilmesi gerekiyor. Yapay zekâ ekosistemi oldukça geniş: çip teknolojilerinden veri merkezlerine, dil modellerinden sibergüvenliğe ve halüsinasyon önleme çözümlerine kadar farklı birçok katman var.

Ülkemizin tüm bu katmanlarda rekabetçi bir oyuncu olması elbette gerçekçi değil. Ama hem teknoloji geliştiricilerimizin hem de kurumlarımızın, yapay zekâ fırsatlarına operasyonel iyileştirme ve otomasyonun ötesinde daha geniş bakması; farklı eksenlerde uygulama fırsatlarını ve rekabetçilik sağlayacak alanları bir an önce keşfetmesi gerekiyor.

TTGV olarak yeni derin analiz çalışmamızı Yapay Zekâ üzerine başlattık. Derin analiz çalışmamız; katma değeri yüksek endüstriyel uygulamalar, bilimsel yapay zekâ ve sürdürülebilirlik-yapay zekâ kesişiminde üç ayaklı olarak yürümekte olup, tamamlandığında ülkemiz için fırsat alanları ve öncül uygulama örneklerini ortaya koyan çok kıymetli bir çalışma olacak.

Özetle Türkiye’nin, dönüştürücü teknoloji alanlarında rekabet avantajı sağlayabileceği fırsatları belirlemesi; seçilen niş teknoloji bileşenlerini hızla geliştirerek sahada denemesi ve referans projeler aracılığıyla bilgi birikimi, uygulama kapasitesi ve tedarik zinciri oluşturması gerekiyor. Böyle bir yaklaşım, Türkiye’yi dönüşümü izleyen değil, geçiş ekonomisine yön veren bölgesel bir güç haline getirebilir.

Ancak bu fırsatları rekabet avantajına dönüştürebilmenin önünde önemli engeller de bulunuyor.

Yeni teknolojilerin geliştirilmesi ve ölçeklenmesinin önünde, teknoloji ve insan kaynağı kapasitesinden finansmana, düzenlemelerden veri ve altyapı eksikliklerine kadar uzanan çok boyutlu engeller bulunuyor. Ancak en kritik sorunlardan biri, piyasa talebinin yeterince oluşmaması ve pazarın yeni teknolojileri destekleyecek biçimde tasarlanmaması. Çünkü hem finansmanın hem de düzenlemelerin oluşabilmesi, nihayetinde öngörülebilir ve sürdürülebilir bir pazarın varlığına bağlı.

Asıl soru şu: Teknoloji ölçeklenene, ticari olarak olgunlaşana ve yatırımcı açısından öngörülebilir hale gelene kadar ortaya çıkan maliyet ve riski kim üstlenecek? Bu yük tamamen girişimciye veya yatırımcıya bırakıldığında, pek çok teknoloji laboratuvar aşamasını geçemiyor. Türkiye’de birçok alanda teknik 

bilgi, mühendislik kapasitesi ve laboratuvar ölçeğinde başarılı uygulamalar bulunmasına rağmen, piyasa eksikliği nedeniyle başarılı pilot gösterimleri dahi yapılamıyor.

Bu sorun özellikle yüksek sermaye gerektiren, yoğun biçimde düzenlenen ve büyük altyapılar ile uzun tedarik zincirlerine bağlı enerji gibi sektörlerde daha belirgin; bu alanlarda bir girişimin veya yeni bir teknolojinin sektöre nüfuz etmesi oldukça zor. Benzer biçimde tarım sektöründeki değişime dirençli, risk almak istemeyen yapı, teknolojik dönüşümün önündeki en büyük engellerden biri. Yapay zekâ dönüşümünde ise yatırım maliyetleri, insan kaynağı ve veri eksikliği, güven sorunları ve düzenleyici belirsizlikler gibi hususlar çözümlerin yaygınlaşmasını sınırlandırıyor.

Bu nedenle temel ihtiyaçlardan biri, talep tarafını güçlendirmek ve ilk uygulamaların riskini paylaşmak. Henüz riskli görülen, türünün ilk örneği projelerin hayata geçirilmesi ve görünür kılınması; ilk müşteriyi oluşturan, başlangıçtaki fiyat farkını yöneten ve ilk ticari uygulamaların önünü açan bir geçiş mimarisiyle mümkün olabilir. Böylece öncü uygulamalar yalnızca teknolojiyi doğrulamakla kalmaz; ekosistemin öğrenmesini sağlar, sanayinin güvenini artırır ve yeni yatırımlara örnek oluşturur.


TTGV’nin Rolü

Bu çerçevede TTGV gibi teknoloji ve inovasyon kuruluşlarının rolü de dönüşüyor. Artık yalnızca teknolojiyi geliştireni desteklemek yeterli değil; teknolojinin pazara nasıl çıkacağı, ilk müşteriye nasıl ulaşacağı ve piyasanın bu süreçten nasıl öğreneceği de tasarlanmalı. TTGV’nin rolü; öncü teknolojilerde erken aşama risklerini paylaşmak, sanayide öğrenme etkisi yaratmak ve ticarileşmeye giden yolu açmak.

TTGV, özel sektörün rekabet gücünü teknoloji ve inovasyon yoluyla artırmayı hedefleyen; özgün program modelleri ile örnek etkisi yüksek öncü projeler geliştiren bir vakıf. Bugünkü odağımızı iklim teknolojileri, enerji dönüşümü, tarım ve gıda güvenliği teknolojileri ile yapay zekânın endüstriyel ve bilimsel uygulamaları gibi dönüştürücü alanlar oluşturuyor.

Bu doğrultuda hem arz hem talep tarafında yeni teknolojilerin benimsenmesini destekleyen Öncül Proje Programı ve Güdümlü Proje yaklaşımı kritik önem taşıyor. Bunlar yalnızca finansman sağlayan destek modelleri değil; teknolojiyi, uygulama alanını ve temel ihtiyaçları birlikte anlamaya dayanan müdahale araçları. Amaç, henüz piyasanın 

kendiliğinden harekete geçmediği alanlarda doğru proje kurgularını oluşturmak ve “bu teknoloji uygulanabilir” mesajını veren referans örnekler ortaya çıkarmak.

Türünün ilk örneği projeler, kavram doğrulama çalışmaları ve tekno-ekonomik veriler aracılığıyla riskin azaltılmasını, talebin gelişmesini ve piyasa öğrenmesini destekliyoruz. Güdümlü Proje Programı kapsamında öncelikli teknoloji alanlarında ondan fazla konuda çağrıya çıktık ve her yıl çıkmaya devam edeceğiz. Arz tarafında ise erken aşama araştırmacı ve girişimciler için sanayi ile iş birliği geliştirerek kavramsal doğrulama (PoC) çalışmalarına yönelik özgün destek modelleri geliştiriyoruz.

Bu karmaşık dönüşümde bir diğer önemli ihtiyaç da ekosistem kurucu bir yaklaşım. İklim teknolojileri ve yapay zekâ gibi alanlarda sanayi, kamu, akademi, yatırımcılar, düzenleyiciler ve müşterilerin ortak bir dil, hedef ve proje kurgusu etrafında buluşması gerekiyor. TTGV olarak farklı topluluk ve ekosistem programlarımızla bu ortak öğrenme ortamını oluşturmayı ve iş birliğine dayalı dönüşümü hızlandırmayı amaçlıyoruz.


TTGV e-bültenine katılmak ve
bizden haberdar olmak için
kayıt olabilirsiniz.