Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı

“TEKNOLOJİDE BEKLEYİP GÖRMEK DEĞİL, TASARLAYIP GÖSTERMEK GEREK”


Değerhan Usluel: Yapay Zekâ, İnternetten Daha Büyük Bir Paradigma

Risk iştahı yüksek, teknolojiye meraklı bir iş insanı olan Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı (TTGV) Yönetim Kurulu Başkanı Değerhan Usluel, girişimciliği bir kariyer planından çok merakın doğal sonucu olarak görüyor. Öğrencilik yıllarında teknoloji merakının peşinden giden, internet üzerinden ses ve video aktarımının henüz laboratuvarlardan çıkmadığı bir dönemde web konferansı teknolojileri geliştiren Usluel ile teknoloji girişimciliğinin ilk yıllarından Türkiye’nin teknoloji üretme kapasitesine, TTGV’nin iklim teknolojilerine odaklanan yeni vizyonundan yapay zekânın dönüştürücü etkisine uzanan geniş bir perspektifte konuştuk.

Usluel’e göre yapay zekâ, internetten daha büyük bir paradigma ve bu dönüşüm karşısında kurumların en önemli tercihi beklemek ya da harekete geçmek arasında şekilleniyor. TTGV de bu noktada farklı bir duruş sergiliyor. “Teknolojide bekleyip görmek değil, tasarlayıp göstermek gerek” diyen Usluel, Türkiye’nin yeni teknolojilere daha fazla cesaret eden, ilk müşteri olabilen ve geleceği şekillendirmeyi hedefleyen bir yaklaşıma ihtiyaç duyduğunu vurguluyor.

Esra YAZDIÇ DEMİR – TTGV Kurumsal İletişim ve Medya Yöneticisi


Bu kez ekibimizden bir isimle, TTGV Yönetim Kurulu Başkanı Değerhan Usluel ile birlikteyiz. Ancak ben kendisini bugün bu unvanıyla değil; risk iştahı yüksek, teknolojiye meraklı bir iş insanı olarak ağırlamak istiyorum. Değerhan Bey, teknoloji alanına yönelmenizde sizi tetikleyen ne oldu?


Aslında benimki, insanın hobilerini işine dönüştürmesiyle gerçekleşen bir şey. Öğrenciyken kütüphanenin bilgisayar rafındaki bütün kitapları okuma merakınız varsa, işin nereye gideceği belli oluyor. Risk iştahı ve teknoloji merakı dediğiniz şey ise, “Standartların dışına nasıl çıkabilirim?” sorusunun peşinden gitmekle ilgili. Bu süreç üniversitede başladı, daha sonra karşıma birkaç fırsat çıktı. O sayede kendimi doğru yerde buldum.



1990’ların başına dönmek istiyorum. Siz bir web konferans ve çevrim içi eğitim platformu geliştirdiniz. Bugün bu teknolojileri çok sık kullanıyoruz ama 1990’larda böyle bir fikri hayata geçirmek aklınıza nasıl geldi?

Dedim ya, şans kapısı. Amerika’da yüksek lisans yaparken, aslında mühendis olmama rağmen işletme alanında yüksek lisans yapıyordum. Maliyet muhasebesi dersinin hocasına asistanlık istemeye gittim ama kendisini bulamadım. Yandaki odada ışık vardı; kapıyı çaldım ve “Hocam merhaba, sizde asistanlık imkânı var mı?” diye sordum. O da, “İşletme bölümünde teknik bilgisi olan bir öğrenciye ihtiyacım var. Multimedya, yani çoklu ortam denilen konulara girmek istiyoruz,” deyince bu işi yapmak üzere seçildim. Kendimi, internet üzerinden ses ve video göndermenin icat edildiği laboratuvarda buldum. Biraz şans eseri oldu.

Orada çalışırken, internet üzerinden ses ve video göndermenin bir uygulaması olarak uzaktan eğitim fikri aklımıza geldi. Üç ortak olarak bunun kullanılabilir ve satılabilir bir fikir olduğunu düşündük ve bu misyonun peşinden gittik. Biz, insanların ve pazarın eğitilmesi gerektiğini düşünürken, bir anda fark ettik ki müşteriler bizim ürünümüzü gizlice satış sunumları yapmak için kullanıyorlar. Bunu anlamamız bir yıl sürdü. Sonrasında web konferansı işine girdik.

Yani bu süreç, “Biz büyük bir vizyonla web konferansı işine gireceğiz” diyerek başlamadı. Açıkçası, gelen sinyalleri okumamız bile biraz zaman aldı. Pazar bizi adeta döve döve doğru yere getirdi. Şimdi dönüp baktığımda, “Acaba radarımızı biraz daha erken açsak, bu ihtiyaçları daha önce fark edebilir miydik?” diye düşünüyorum. Ama yirmi dört yaşında biri olarak bunu fark edememiştim.



Yeri gelmişken şimdi sorayım. Yatırımcıları ikna eden şey sizce teknoloji miydi? Pazar açığı mıydı?

İkisi de değil. Benim ve ortaklarımın sahip olduğu deli enerjiydi. Üç ortağız. Aramızda toplam 5000 dolar para topladık ve şirketimizi kurduk. İlk ofisimiz, ayda 300 dolar kira ödediğimiz bir odaydı. 3000 dolara da bir bilgisayar aldık. Para zaten neredeyse bitmişti. Ben o bilgisayarda bir prototip geliştirdim. Ortağım da üniversitemizin bağışçılar ve mütevelli heyeti listesini ödünç aldı ve bin kişiyi tek tek aradı. O bin kişiden otuzunu gelip bizi ziyaret etmeye ikna etti. Çünkü uçak bileti alacak paramız yoktu. Amerika’da, Türkiye’deki gibi “Ankara’dan İstanbul’a arabayla giderim” deme imkânınız yok. Bu insanlar demomuzu görmek için uçağa binip geldiler. Demodan sonra otuz şirketten üçünü, henüz ortada olmayan bir ürünü satın almaya ikna ettik. Şimdi baktığım zaman ne teknoloji tam anlamıyla olgunlaşmıştı ne de pazar yeterince tanımlanabilmişti. Ama insanların “Bunlar bu işi yapar” diye düşünmelerini sağlayan şey, bizim bu işe olan inancımız ve onlara verdiğimiz güvendi. Bu güven, müşterilerin bizden henüz hazır olmayan bir ürünü satın almasını sağladı. Yatırımcılar da “Müşteri bunu görüp satın aldıysa, demek ki bunda bir iş var” diye düşündüler. Biz, “Bunu bir şekilde başaracağız” enerjisini verememiş olsaydık, bu işi başarmamız zor olurdu.



Teknoloji üretme ve tüketme olgunluk skalasında Türkiye iki buçuk değerinde

 


Türkiye’de yıllardır teknoloji konuşuyoruz ama teknoloji geliştirme kültürü konusunda biraz manuel ilerliyoruz. Sizce bunun nedeni nedir?

Teknoloji geliştirme dediğiniz şey, teknoloji üreten kişinin tek taraflı olarak yapabileceği bir şey değil. Aslında çoğu kişinin bazen fark etmediği nokta şu: Teknolojik gelişim, pazardaki ihtiyacın çekmesiyle başlıyor. Pazarın onu almaya hazır olduğu, henüz tam tanımlanmamış, vanası açılmayı bekleyen, talebin bulunduğu, ancak bu talebin henüz tam olarak ifade edilemediği bir zamana denk gelmeniz gerekiyor.

Teknoloji üretme ve tüketmenin bir olgunluk seviyesi skalası var. Türkiye bu skalada dört üzerinden iki buçuk seviyesinde. Bu, Dünya Bankası'nın kriterlerine göre yapılan bir değerlendirme. İki buçuk şu anlama geliyor: Mevcut teknolojileri çok iyi kullanır ve kendi ihtiyaçlarına göre adapte eder. Üçe geldiğiniz zaman mevcut teknolojilerin bir sonraki aşamasını oluşturursunuz. Dörde geldiğiniz zaman ise hiç olmayan bir teknolojiyi tamamen yoktan var edersiniz. Dünyada sadece iki ülke (İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri) dörde yakın seviyede. Tam dört seviyesine ulaşabilen ise yok. Üç civarında olan birçok ülke var. Türkiye iki buçuk civarında. İki buçuk iyi bir seviye. Birçok ülke ise bir buçuk civarında. Yani mevcut teknolojiyi bile tam anlamıyla kullanamıyorlar.

Türkiye'de pazarın talebi genellikle “Yapılmışını görelim” şeklinde oluyor. Dünyada benim ölçeğimdeki başka hangi şirket bunu kullanıyor? Eğer bu bir bankaysa, acaba JP Morgan kullanmış mı? Bu nedenle, henüz tam tanımlanmamış, vanası açılmayı bekleyen bir teknoloji ortaya çıktığı zaman, onu alıp erken aşamada kullanmaya hazır bir pazar Türkiye'de pek yok.

Türkiye'deki girişimcilerin hatası şu: Türkiye pazarını tek başına gerçek bir pazar olarak kabul edip ona göre çalışmaya başladığınız zaman tıkanıyorsunuz. Eğer ürününüz bir noktada küresel bir ürün olacaksa, o zaman daha ilk günden küresel müşteriyi hedeflemeniz gerekiyor. Küresel müşteriyi hedeflemek zor. Çünkü dünyaya açılıyorsanız mesajınız net olacak. Çözdüğünüz problemi doğru tanımlamış, müşterinin derdine nasıl deva olacağınızı anlatabilecek kadar net olacaksınız. Ancak ondan sonra müşteride sizinle ilgili bir ilgi oluşmaya başlayabilir. Bu da girişimciyi disipline ediyor. Onu doğru düşünme süreçlerinden geçmeye zorluyor.



Bizde iş modellerinden söz ederken, çoğunlukla kopyalama yaklaşımı üzerinden ilerleniyor. Sanırım bu durum, sizin bahsettiğiniz konuyla da örtüşüyor, değil mi?


Eğer müşteriniz örneği olan bir ürünü ya da hizmeti görmek istiyor ve “Bunu başka kim kullandı?” diye soruyorsa, o zaman yurt dışındaki iş modelini kopyalamak aslında rasyonel. Ancak “Ben neyi değiştirdim?” diyebileceğiniz bir şey arıyorsanız, o zaman bu kopyalama modeli elbette kısıtlı kalıyor.


Müşteri olduğunuz zaman sistemdeki tıkanıklığı çözmeye başlıyorsunuz



“Ben neyi değiştirdim?” dediniz. TTGV Yönetim Kurulu Başkanı olduktan sonra da “İklim teknolojilerine yönelmek istiyorum, ne diyorsunuz?” diyerek risk aldınız ve bir yol haritası değişikliğine gittiniz. Bunun nedeni neydi?

Bu, Yönetim Kurulu’muzun ortak aklıyla alınmış bir karar. Türkiye için bir sonraki adımımız ne olmalı, diye düşündüğümüz bir dönemden geçtik. İklim teknolojilerinden bahsedeceğim ama önce neden iklim teknolojilerine yöneldiğimizden de söz edeyim.

Vakfımız 1991 yılında kuruldu. Aslında çok genç bir vakıf. Kendimizi dünyadaki muadillerimizle kıyasladığımızda, örnek aldığımız organizasyonların çoğu 100-200 yıllık vakıflar. TTGV’nin üç ana dönemi var. Birinci dönem, destek dönemimiz. Bir model geliştirdiğimiz dönem. Türkiye’deki Ar-Ge destek sisteminin kurucusu, öncüsü ve uygulayıcısı olduğumuz dönem.

İkinci dönem ise yatırım dönemimiz. Türkiye’de girişim sermayesinin olmadığı yıllarda, 2001’den başlayarak Türkiye’deki çekirdek sermaye, özel sermaye, risk sermayesi ve fonların hemen hepsinde TTGV’nin çıpa kurumsal yatırımcı olduğu, bu sektörün kurulmasını tetiklediği bir dönem. Bu bizim temel yaklaşımlarımızdan biri oldu.

Üçüncü dönem ise Türkiye’de yeni denemeye başladığımız bir dönem: müşteri dönemi. Bu dönemde ne destek veriyoruz ne de yatırım yapıyoruz. Çünkü artık bunları yapan kurumlar var. Biz müşteriyiz. Türkiye’de teknoloji geliştirenlerin ve girişimlerin önündeki temel engel artık ne destek, ne hibe, ne teknoloji bilgisi ne de yatırım. Sorun müşteri eksikliği. Çünkü riski yüksek işlerde o ilk riski alacak müşteri yok. Müşteri olduğunuz zaman, sistemdeki bir sonraki tıkanıklığı çözmeye başlıyorsunuz. Türkiye’de bu yeni alanlarda ilk müşteri olmak, üçüncü dönemimizdeki yaklaşımımızı oluşturuyor. Bunu gerçekleştirebileceğimiz en kıymetli alanın ne olduğuna baktığımızda ise karşımıza iklim teknolojileri çıktı.

İklim teknolojileri dediğimiz zaman bunun bir tehdit boyutu var. Örneğin, Türkiye’nin en büyük ihracat pazarı olan Avrupa Birliği’nde sınırda karbon vergisi uygulaması geliyor. Bu nedenle yaklaşık %10 oranında bir vergi ödenmesi gerekecek. Türkiye’deki birçok sektör için bu oran, elde edilen kâr marjının bile üzerinde. Yani Türkiye sanayisi için varoluşsal bir tehdit oluşturabilecek bir engelden söz ediyoruz. Aslında TTGV’nin kuruluşu da benzer bir tehdit nedeniyle gerçekleşmişti. Türkiye’nin Dünya Ticaret Örgütü’ne ve Avrupa Gümrük Birliği’ne giriş sürecinde, kapalı pazardan açık pazara geçerken karşılaşacağı riskler önemli bir tetikleyici olmuştu. İkinci olarak, fosil yakıt sektörü her yıl yaklaşık 8 trilyon doların aktığı bir alan. İnşaat sektörü de benzer büyüklükte. Tarım daha küçük ölçekli olsa da son derece kritik bir alan. Mobilite ise hepimizin her gün hayatında gördüğü bir alan. Bunların tamamı Türkiye için çok büyük fırsatlar barındırıyor. Çünkü bu büyük para akışlarının yönü değişmeye başladığında, bunun yalnızca %1’inin ya da %2’sinin Türkiye’ye kayması bile geleceğimizi değiştirecek ölçekte yenilikler anlamına geliyor. TTGV olarak odak alanımızı iklim teknolojilerine yönlendirmemizin temel nedeni de Türkiye’ye sunduğu bu fırsatlar oldu.


Uzun vadeli düşünme geliştirilmesi gereken bir kas

 


Türkiye’de teknoloji geliştirme konusunda sizce nerede takılıyoruz? 

Her ülke kendi gerçekleriyle yaşamak zorunda. Türkiye'nin içinde bulunduğu coğrafya, jeopolitik durumu, finansal imkânlarımız, risk kategorilerimiz ve dışarıdan kredi bulma imkânlarımız gibi unsurlar bizi biraz daha kısa vadeli durumu yönetmeye odaklandırıyor. Her şey güllük gülistanlıkken bizim teknolojiyi geliştirememiş olmamız gibi bir durum gerçekten var. Bunu kabul etmek lazım. Ama şu da var: Uzun vadeli düşünmenin de geliştirilmesi gereken bir kas olduğunu hatırlamak lazım. Ben bugünü, bir haftayı ya da üç ayı düşünmek yerine bir yılı, iki yılı, beş yılı, hatta yirmi yılı düşünebilir miyim, dediğiniz zaman birçok insan buna “Yirmi yıl sonra ne olacak ki?” diye bakıyor. Ama o yirmi yıl bir bakmışsınız geçmiş. Bir ağacı dikmek için en güzel zaman kırk yıl önceydi; ikinci en güzel zaman ise bugün. Beklemeyip harekete geçtiğiniz zaman güzel şeyler olmaya başlayabiliyor.

Şimdi Türkiye’de veya dünyada aslında herkes rasyonel. Herkes aynı verilere bakıyor. Ama farklı öncelikler ortaya çıkıyor. Eğer sizin zaman ufkunuz üç ay sonraysa, enerjiyle ilgili düşündüğünüz konular: polietilen nereden gelecek, doğal gaz olacak mı, gübre üretebilecek miyim gibi sorular oluyor. Doğal gazın gelip gelmeyeceği gibi konuları düşünmeniz gerekiyor. Eğer ufkunuz bir yıl ise başka şeyler düşünürsünüz. Eğer ufkunuz beş yıl ise, güneşin sınırsız ve bol miktarda elektrik ürettiği, enerji depolama sorununun çözüldüğü, elektriğin sayaç koymaya gerek kalmayacak kadar ucuz olduğu bir dünyada neler yapabileceğinizi düşünmeye başlarsınız. Böyle düşündüğünüz zaman, beş yıl sonra çok daha iyi bir noktada olma şansınız oluyor. Eğer bunları düşünmezseniz, o zaman bir başkası o noktaya ulaşmış oluyor.

Yapay zeka internetten büyük bir paradigma 



Şimdi önümüzde kocaman bir meydan okuma daha var: yapay zekâ. Sizce yapay zekâ, internet kadar çığır açacak bir paradigma mı, yoksa fazla mı büyütülüyor?

İnternetten daha büyük bir paradigma. Büyük dönüşüm başladı. Eğer bugün bir tıbbi teşhiste yapay zekâ kullanmıyorsanız, bu bir mesleki hata. Hatta Amerika’da buna “medical malpractice” denmeye başlandı. Çünkü sonuçlara baktığınızda, yapay zekânın daha doğru olduğunu bile bile hâlâ sırf insan olduğu için teşhisi insana koyduruyorsanız, hastayı bilerek yanlış yönlendirmiş oluyorsunuz. Bu anlayışın değişmesi gerekiyor.

Bir yandan böyle kabuller oluşuyor. Diğer yandan da şunu görüyoruz: Yapay zekânın hiç beklemediğiniz bir alanda inanılmaz derecede iyi olduğunu, ama ona çok yakın olduğunu düşündüğünüz, “Demek ki bunu iyi yapıyorsun, o zaman bunu da yaparsın” dediğiniz alanlarda ise çok kötü performans gösterdiğini görüyoruz. Yapay zekânın sınırlarının tam olarak nerede olduğunu henüz kestirebilmiş değiliz. Bir de yapay zekâda, birkaç yıldır kullandığımız chatbotlar üzerinden işleyen “bir şey sordum, cevap verdi” modu aslında sadece bir başlangıçtı. Yapay zekâ artık düşünme kısmını da gerçekleştirmeye başlıyor. İnsanların ise hâlâ anlama kısmını kendilerinin yapması gerekiyor. Düşünme kısmını bir ölçüde devredebiliriz. Ancak yapay zekâyı kullandığımız zaman, acaba sadece düşünme kısmını değil, anlama kısmını da kaybedecek miyiz? Bunun cevabını henüz bilmiyoruz. Benim düşüncem, bunu kaybetmeyeceğimiz yönünde. Ayrıca insanların gelecekte de en kıymetli gördüğü şeyin, bir konunun diğer insanlarla kurduğu ilişkiler ve insanlar arası etkileşimler olacağına inanıyorum.


Yapay zekâ konusundaki bir sohbetimizde onu “akıl musluğu” olarak tanımlamıştınız. Sanırım bu konuda asıl önemli olacak şey, denetim mekanizması olacak.

Akıl musluğu benzetmesine katılıyorum. Elektrik var, prize takıp kullanıyoruz. Su var, musluğu açıp kullanıyoruz. Böyle sınırsız bir akıl kaynağı varken bunu kullanmamak biraz akılsızlık olur. Çünkü böyle bir imkân varken, gerçekten insanın hayatını kolaylaştıran, verimliliğini artıran, yaptığı işten aldığı tatmini yükselten ve işin hamallığından bir üst seviyeye geçerek daha keyifli taraflarına yoğunlaşmasını sağlayan bir platform ortaya çıkıyor. Bunu kullanmak bence çok büyük bir avantaj.

Ama şu da doğru. Bir kişinin ChatGPT’ye bir şey yazıp cevap alması kişisel bir kullanım biçimi. Gelen cevabı kullanırsınız ya da kullanmazsınız. Ancak bunun kendi kendine çalışan bir ajan hâline gelmesi, işin faydasını çok daha fazla artırıyor. Aynı zamanda risk alanını da genişletiyor. Yapay zekânın bir kredi kararı verirken kişinin görünüşüne göre mi karar verdiği, o kişi hakkında gerçekte olmayan bilgileri uydurup uydurmadığı ya da bunları kişinin siciline işleyip işlemediği gibi konular gündeme gelmeye başlıyor. Bu tür riskleri insanlar olarak kabul etmemiz mümkün değil. Eğer bir kurum içinde hangi alanlarda hangi ajanların çalışacağını, bu ajanların ne yaptığını, şu anda hangi konular üzerine karar verdiklerini, verdikleri kararları hangi verilere dayanarak aldıklarını ve bu kararların zaman içindeki değişimini güçlü altyapılarla takip etmeye başlarsanız, o noktada bu ajanları serbest bırakabilirsiniz. Şu anda ajanları tamamen serbest bırakmak tehlikeli olur. Ancak gerekli kontrol mekanizmalarını kurduğunuz zaman onları çok daha rahat kullanabileceğiz.

Bekleyip görmek yerine tasarlayıp gösteren bir kurum


Teknoloji yönetişimi dediniz. Teknoloji yönetimini göz önünde bulundurarak geleceğe dair hamlelerinizi nasıl anlatmak istersiniz? 

Kurumların kendilerini yenilerken şu soruyu sormaları lazım: Amacım ne, aracım ne? Bu soruları sık sık sormak gerekiyor. TTGV yola çıktığında, 1991 yılındaki hedefi Türk sanayisinin dünyada rekabetçi olması, rakipleriyle başa baş mücadele edip kazanması ve bunu da teknoloji üreten bir Türkiye vizyonuyla gerçekleştirmesiydi.

Neden var olduğunuzu her seferinde yeniden yorumlayıp, “Benim varlık sebebim bu. Peki bunu nasıl gerçekleştireceğim?” sorusunu sormanız gerekiyor. TTGV de diyor ki: “Biz bekleyip görmek yerine tasarlayıp gösteren bir kurumuz.” Bizim görevimiz denemeleri yapmak ve bu denemeleri göstermek. Başarılı olanı da başarısız olanı da anlatmak.

Peki, bugün gençler ne yapsınlar?

Türkiye’den çıkan gençler ne yapmalı? Girişimcilere yönelik tavsiyelerim olacak ama girişimcilerden önce, aslında her yaştan gence söylemem gereken bir şey var: Meraklı kalmaya devam etmek lazım. Hoşunuza giden şeyleri kurcalamanız gerekiyor. Yani hobi faaliyetlerini bırakmamak lazım. Hobi dediğim zaman bu, kimi için kelebek toplamak olabilir. Kelebek toplamak da bir hobi elbette ama aynı zamanda bilginizi genişleten bir uğraş da olabilir. Belki oradan biyolojiye, belki de doğa bilimlerine yönelirsiniz. Bu da gayet mümkün. Bir şeyleri kurcalayıp peşinden gittiğiniz zaman, zamanla o konuda iyi olmaya başlıyorsunuz. İyi olduğunuz konu size keyif vermeye başlıyor. Keyif aldığınız konu bir fayda üretmeye başlıyor. Siz daha da iyi oluyorsunuz. Oradan belki bir iş fırsatı doğuyor.

Maalesef her ülkede görülen ama ülkemizde biraz daha yaygın olduğunu düşündüğüm bir beklenti var: Devlet bize yol göstersin, yer sağlasın, ne yapacağımızı söylesin. Ancak işler çoğu zaman öyle yürümüyor. Sizin kendiniz eşelemeniz, kurcalamanız gerekiyor. Ne yapacağınızı bilmiyorsanız yapay zekâya sorabilirsiniz. Orada güzel sohbetler ve fikir alışverişleri olabiliyor. Ama eğer hedefiniz bir girişim kurmak, bir girişim şirketi oluşturmak ise, benim genel tavsiyem şu: Yapmayın.

Neden yapma?

 

Çok zor. Gerçekten çok zor. Yani şöyle dışarıdan bakıldığında biraz romantik geliyor ama çok zor.


Keyifli değil mi sonuçları? 

O keyifli aşamaya gelmek için geçmeniz gereken bazı aşamalar var. Buradaki kararları benim vermem gerekiyor. Bilginin az olduğu bir ortamda verdiğim kararların sonuçlarıyla da yaşamam gerekiyor. Bu zor bir ruh hâli. “Amirim söylesin, ben yapayım” demiyorum ama tanımlı bir ortamda çalışıyor olmak hayatı kolaylaştırıyor. Örneğin, siz Türkiye’deki bir bankada çalışıyorsunuz. O bankanın bir planı var. Genel müdür bu plana bir yön vermiş. Genel müdürün üzerinde bir yönetim kurulu var. Onlar da bazı öncelikler belirlemiş. Startup dediğiniz yapıda ise bunların hiçbiri yok. Ne isterseniz yapabilirsiniz. Bu kulağa güzel bir şey gibi gelse de aslında belki de en zor durum budur. Her insan bundan keyif almaz. İnsan bunu ancak deneyerek, yaparak ya da yapamayarak keşfeder.

Şirket kurup yatırımcının getirdiği yükümlülükleri ve sorumlulukları üstlenmeden önce, bunu bir hobi olarak denemek mümkün. Bir bakın bakalım, oluyor mu? Deneyin. Bunun adını girişimcilik koymanıza gerek yok. Sadece yapın. Kimseden izin almanıza da gerek yok. Eğer yapabilecek biriyseniz, zaten bunun farkındasınızdır. O zaman tam anlamıyla başlamadan önce hobinizin üzerine gidin. Merakınızın peşinden gidin.

TTGV e-bültenine katılmak ve
bizden haberdar olmak için
kayıt olabilirsiniz.