Dr. RİFAT ÜNAL SAYMAN
REC Yönetim Kurulu Başkanı
RÖPORTAJ: Esra YAZDIÇ DEMİR
TTGV Kurumsal İletişim ve Medya Yöneticisi
Küresel enerji ve iklim hedeflerini karşılamada önemli rol oynayabilecek teknolojiler için dünya genelinde yürütülen çalışmalar ardı ardına kamuoyuyla paylaşılıyor. İşin uzmanları da pek çok alanda olduğu gibi karbon yakalama teknolojileri üzerinde pozitif ve negatif uygulamalar konusunda kendi fikirlerini ortaya koyuyor. Anlamak, yorumlamak, üretmek tamam ancak iklim konusunda çalışan kurum ya da isimleri en çok bulundukları ülkenin teşvik mekanizmaları zorluyor.
Kaynak, Çevre ve İklim Derneği (REC) Mart 2024’te Türkiye’nin Karbon Yakalama, Kullanma ve Depolama Potansiyeli Raporu’nu yayımladı. REC Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Rifat Ünal Sayman, karbon yakalama teknolojilerinin yaygınlaşmasını sınırlayan en önemli faktörün yüksek maliyetler olduğunu vurgularken, KYKD’nin de sihirli bir değnek gibi algılanmaması gerektiğinin de altını çizdi. Sayman ile KYKD’nin ekonomik, politik ve stratejik süreçlerini konuştuk.
İklim krizinin etkilerini sınırlamak ve küresel ısınmayı 1,5C’de tutabilmek için 2050 yılına kadar “net sıfır salım” hedefine ulaşmamız gerekiyor” deniyordu ancak biz bu derece sınırına 2024 yılında ulaşılacak gibi gözüküyoruz. Peki, bundan sonraki süreçte KYKD’nın iklime etkisi ya da katkısı ne olur? KYKD’nın iklim krizi ile mücadelede potansiyeli nedir?
Ufak bir düzeltmeyle başlamak istiyorum. Bu yıl ortalama sıcaklıkların 1,5 dereceyi geçmesi, 1,5 derece sınırının kalıcı olarak aşıldığı anlamına gelmiyor. Ancak mevcut durum, sanayi öncesi döneme kıyasla bu sınırın hızla yaklaştığını açıkça gösteriyor. El Niño gibi doğal iklim olayları, bazı yıllarda sıcaklıkların geçici olarak yükselmesine ve 1,5 derece eşiğinin aşılmasına neden olabiliyor. Bilimsel analizler, bu sınırın önümüzdeki yıllarda kalıcı şekilde aşılma olasılığının oldukça yüksek olduğunu ortaya koyuyor. Bu nedenle, iklim değişikliğiyle mücadelede hızlı ve kararlı adımlar atmak her zamankinden daha kritik bir öneme sahip.
Türkiye’de sera gazı salımlarını azaltmak için enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji gibi stratejik araçlar ön planda olmalı. KYKD teknolojilerinin ise mevcut koşullar altında katkı potansiyeli oldukça sınırlı. Türkiye, 2022 yılında KYKD’ye konu olabilecek yaklaşık 250 Mt CO₂ eş değeri sera gazı salımı yaptı. Ülkemizde bilinen karbon depolama kapasitesi bu miktarın oldukça altında. Petrol ve doğal gaz sahalarındaki toplam depolama kapasitesi sadece 108 Mt CO₂ olarak hesaplanıyor. Bu yıllık değil, toplam kapasite. Akifer alanlarımızda çok daha yüksek bir kapasite olabileceği tahmin ediliyor. Bu potansiyelin belirlenmesine yönelik detaylı araştırmalar hâlâ yapılmadı.
Depolama alanlarının net bir şekilde ortaya konulmasının ardından, KYKD’nin, net sıfır salıma ulaşılması için özellikle imalat sanayinde sınırlı teknik alternatiflerin bulunduğu sektörlerde kullanılması dikkate alınabilir. Ancak, mevcut maliyetler, bu sektörlerdeki uygulamaların bile oldukça sınırlı kalacağını gösteriyor.
Dünya genelinde KYKD’nin bazen salım azaltıcı önlemleri geciktirici bir araç olarak kullanıldığını görüyoruz. Yani KYKD bir sihirli değnek gibi tüm sorunları çözecek algısı yaratılmaya çalışılıyor. Türkiye’nin, bu tür yaklaşımlardan mutlaka kaçınması gerekiyor. Belki 15 yıl sonra KYKD, Türkiye’nin salımlarını azaltmada belirli bir ölçekte kullanılabilir, ancak bu teknolojinin toplam salımlar içerisinde sınırlı bir rol oynayabileceğine şimdiden hazırlıklı olmalı ve KYKD’ye bel bağlamamalıyız.
Sonuç olarak, KYKD’nin etkin bir şekilde uygulanabilmesi için öncelikle jeolojik depolama potansiyelinin araştırılması, bu doğrultuda gerekli altyapının geliştirilmesi ve enerji dönüşümü politikalarıyla uyumlu bir strateji benimsenmesi gerekiyor.
Türkiye’de karbon yakalama teknolojileri hangi aşamada?
KYKD’nin sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada henüz emekleme aşamasında olduğunu görüyoruz. Aslında teknoloji belli bir düzeye geldi ve artık ticarileşti. Ancak çok pahalı bir teknoloji olduğu için şuanda Türkiye’de ticari bir uygulaması bulunmuyor.
Maliyet, maliyet, maliyet...
Karbon yakalama teknolojisinin önündeki engeller nelerdir?
Karbon yakalama teknolojilerinin yaygınlaşmasını sınırlayan en önemli faktör yüksek maliyetler. KYKD teknolojileri, karbonun yakalanması, taşınması ve depolanmasını içeren üç aşamalı bir süreçten oluşuyor. Bu süreçte maliyetlerin büyük bir kısmı, CO₂’nin yakalanması aşamasında ortaya çıkıyor. CO₂ KYKD çözümlerinin ortalama maliyetinin ton başına 100 avronun üzerinde olması, ekonomik uygulanabilirliği ciddi şekilde zorlaştırıyor.
Uluslararası Enerji Ajansı, KYKD uygulamalarının önündeki zorlukları dört temel başlıkta topluyor. İlk olarak, karbon yakalama teknolojisi, çimento ve demir-çelik gibi salımların azaltılmasının zor olduğu sektörlerde henüz yeterince gelişmiş durumda değil. İkinci olarak, uygun depolama sahalarının eksikliği büyük bir kısıtlama oluşturuyor. Üçüncü olarak depolama sahalarının, CO₂ salım kaynaklarıyla coğrafi olarak örtüşmemesi, lojistik maliyetleri ve riskleri artırıyor. Son olarak olarak, sınır aşan KYKD uygulamaları, uluslararası idari süreçlerin karmaşıklığı nedeniyle ek zorluklar yaratıyor.
Bu nedenlerle KYKD teknolojilerinin yaygınlaşması için maliyetlerin düşürülmesi, teknoloji altyapısının geliştirilmesi ve uluslararası iş birliğini kolaylaştıracak düzenlemelerin hayata geçirilmesi gerekiyor.
Uzun Vadeli Ticari Anlaşmalar Kritik Önemde
Karbon yakalama teknolojileri nasıl ilerliyor? Bu teknolojilerin yatırım eğilimleri, finansmanı ve uygulama örnekleri nelerdir?
Yakalama teknolojisini yalnız başına ele almamak gerekiyor; bu süreç, karbonun yakalanmasının ötesinde lojistik ve depolama aşamalarını da kapsıyor. Çok büyük miktarlardan, milyonlarca tondan bahsediyoruz. Yakaladığınız karbonu, depolama sahalarına iletmek için tankerler veya boru hatları gibi bir lojistik altyapı kurmanız ve depolama tesislerini oluşturmanız gerekiyor. Bu noktada, bir “tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan” ikilemi ortaya çıkıyor.
Büyük salım yapan tesislerin, depolama yapacak tesislerle uzun vadeli anlaşmalar yapması kritik önemde. Eğer depolanacak karbon miktarını garanti edemezseniz, kimse depolama tesisi yatırımı yapmaz. Aynı şekilde, yakaladığınız gazın güvenli bir şekilde depolanacağından emin olamazsanız, yakalama sürecine yatırım yapmanız da mantıklı olmaz.
Şu anda dünyada sınır aşan bazı uygulamalar mevcut. Örneğin, Norveç ve Danimarka arasında yürütülen bir proje ile Avustralya ve Güney Kore’nin ortak projeleri dikkat çekiyor. Ancak, bu projeler de yüksek maliyetleri sebebiyle Türkiye açısından kopyalanabilir veya geniş çapta uygulanabilir olmaktan uzak.
Sonuç olarak, karbon yakalama ve depolama süreçlerinin birlikte planlanması, lojistik ve depolama altyapısının oluşturulması ve tesisler arasında güvene dayalı uzun vadeli iş birliği mekanizmalarının geliştirilmesi gerekiyor. Aksi takdirde, bu yüksek maliyetli çözümler Türkiye için fikir olarak kalmaya devam edecektir.
Teşvikler ilerlemeyi etkiliyor
KYKD teknolojileri için teşvikler olmadan ilerlemek oldukça güç. Bu anlamda Türkiye ve yurtdışı kıyaslaması yapabilir misiniz?
KYKD teknolojilerinin ekonomik olarak uygulanabilir hale gelebilmesi için teşvik mekanizmalarının devreye girmesi gerçekten kritik. Yurtdışında bu konuda çeşitli uygulamalar mevcut. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri ton başına CO₂ depolaması için 85 dolar vergi teşviği veriyor. Avrupa Birliği’nde ise karbon salımlarının emisyon ticareti sistemi içinde fiyatlandırılması, dolaylı bir teşvik işlevi görüyor. AB’de şu anda ton başına CO₂ salım bedeli yaklaşık 100 avroya ulaştı. Bu tür doğrudan veya dolaylı düzenlemeler, KYKD teknolojilerinin yüksek maliyetlerini karşılanabilir hale getirmek için önemli bir rol oynuyor.
Türkiye’deşu anda KYKD teknolojilerini teşvik edecek benzer bir mekanizma bulunmuyor. Karbon salımına yönelik bir fiyatlandırma sistemi olmadığı gibi, doğrudan teşvikler de sağlanmıyor. Bu durum, Türkiye’de KYKD yatırımlarının önündeki en büyük engellerden biri. Mevcut yüksek maliyetlerin üstesinden gelmek için Türkiye’nin de karbon salımını fiyatlandıran veya KYKD uygulamalarını destekleyen politikalar geliştirmesi gerekiyor.
Sonuç olarak, yurtdışında bu alanda sağlanan teşvikler, KYKD teknolojilerinin uygulanabilirliğini artırırken, Türkiye’de bu tür bir mekanizmanın eksikliği, ilerlemeyi ciddi şekilde sınırlıyor. Yanıtımı bir soruyla tamamlamak istiyorum: Enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji uygulamaları bu kadar yaygınlaşmışken, Türkiye’nin KYKD’nin bu yüksek bedellerini karşılamaya gerçekten ihtiyacı var mı?
