DR. BURAK BAYKAL
TTGV Öncül Proje Programı Teknik Lideri
Güncel ihtiyaçlar doğrultusunda tüketimde baskın olan enerji biçimlerindeki zorunlu değişimler “enerji geçişleri (energy transitions)” veya “enerji dönüşümleri” olarak kabul edilmektedir. Son 100 yıllık süreçte kömürden petrol ve doğalgaza geçiş, nükleer enerjinin yükselişi gibi çok kapsamlı küresel enerji dönüşümleri yaşanmış ve bu dönüşümlerin tamamı enerji sistemlerini kökten etkileyerek yapısal değişimlere sebep olmuştur. Günümüzde yaşanan ve halen devam eden fosil yakıtlardan güneş ve rüzgar gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına geçiş ve elektrifikasyon ise dünya tarihinin gördüğü en kapsamlı ve en hızlı enerji dönüşümlerinden biridir. Geçmişte yaşanan küresel petrol krizleri ve etkilerini her gün daha fazla hissettiğimiz iklim değişikliği, küresel enerji arzının kırılganlığını pek çok kez ortaya koymuş ve tükenmez kaynaklar olarak görülen güneş ve rüzgar gibi yenilenebilir kaynaklara duyulan ilgiyi artırmıştır. Bugün için Çin ve Hindistan başta olmak üzere pek çok ülkenin fosil yakıtlara olan bağımlılığı tamamen sonlanmasa da özellikle elektrifikasyona geçişin her alanda hızlanması ile birlikte enerji altyapılarının, politikaların, yatırım önceliklerinin ve teknoloji tercihlerinin tamamen değiştiği yeni bir döneme girildiği açıktır.
Üretilen elektriğin merkezi büyük santraller yerine, yerel veya bölgesel düzeydeki birçok küçük üretim kaynağından sağlanmasına dayanan dağıtık (distributed) enerji sistemlerinin devreye girmesi, enerji depolamaya duyulan ihtiyaç ve akıllı şebekelere geçiş de yaşanan bu son enerji dönüşümünün bir parçasıdır. Sadece enerji alanında yapılan son yıllardaki yatırımların tek başına izlenmesi bile bu dönüşümün hızı hakkında bizlere fikir verebilir. Özellikle 2018 yılından sonra yapılan global enerji yatırımlarının büyük bir bölümü temiz enerji alanında yapılmış ve fosil yakıtlara yapılan yatırımlarla arasındaki fark açılmıştır1. Yapılan tahminler, yenilenebilir enerji kaynaklarının 2050 yılına kadar küresel elektrik üretiminin %90’ından fazlasını oluşturacağını2 ve enerji tüketimi kaynaklı küresel emisyonların yaklaşık %75’inden sorumlu olan pek çok sektörde3 yaşanması beklenen temiz enerji dönüşümünün temel araçları haline geleceğini öngörmektedir.
“Yapılan tahminler, yenilenebilir enerji kaynaklarının 2050 yılına kadar
küresel elektrik üretiminin %90’ından fazlasını oluşturacağını ve
enerji tüketimi kaynaklı küresel emisyonların yaklaşık %75’inden
sorumlu olan pek çok sektörde yaşanması beklenen temiz enerji
dönüşümünün temel araçları haline geleceğini öngörmektedir.”
Bununla birlikte, tüm sektörler yalnızca elektrifikasyon veya yenilenebilir enerjiye geçiş yoluyla tamamen karbondan arındırılamaz. Sivil havacılık, uzun mesafeli deniz taşımacılığı, uzun mesafeli ağır yük taşımacılığı, demir-çelik ve kimya-petrokimya gibi yüksek sıcaklık ve enerji yoğunluğu gerektiren endüstriyel alanlar karbonsuzlaştırılması zor (hard-to-abate) sektörlerin başında gelmektedir ve bu sektörlerin tamamen elektrifikasyonu şu an için mümkün görülmemektedir. Küresel enerji tüketiminin yaklaşık dörtte birini ve küresel CO₂ emisyonlarının beşte birini oluşturan bu sektörler, yüksek ısıl değere sahip ve kolay tedarik edilebilir yakıtlara ihtiyaç duyduğundan fosil yakıtlara derinden bağımlı durumdadır. Ayrıca, teknik olarak radikal değişimler gerektiren prosesler ve uzun yatırım döngüleri nedeniyle elektrikle doğrudan ikame edilmeleri veya geleneksel yöntemlerle hızlıca dönüşmeleri de oldukça güçtür. Bu nedenle, bu sektörlerin karbonsuzlaştırılması sürecinde daha kapsamlı ve çok yönlü teknolojik çözümlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu noktada yüksek enerji yoğunluklu, kolay taşınabilir ve depolanabilir enerji kaynakları olarak “yeni nesil yakıtlar” bu sektörlerde elektrifikasyonun tamamlayıcı unsurları olarak stratejik bir önem taşımaktadır. Özellikle “yeni nesil biyoyakıtlar ve sentetik yakıtlar”, elektrifikasyonu mümkün olmayan bu sektörlerin sürdürülebilir dönüşümünde ve enerji arz-talep dengesinin sağlanmasında kritik rol üstlenebilirler.
Fosil yakıtların yerine kullanılabilen veya bunlarla karıştırılarak tüketilebilen biyoyakıtlar, bitkisel materyaller, hayvansal yağlar ve organik atıklar gibi yenilenebilir ve sürdürülebilir biyolojik kaynaklardan biyokimyasal veya termokimyasal yöntemlerle üretilmektedir. Bu biyoyakıtların bir alt grubunu oluşturan “ileri biyoyakıtlar” ise, özellikle küresel gıda zinciri üzerinde baskı oluşturmayan lignoselülozik bitki materyalleri, tarım ve ormancılık atıkları, algler ve atık yemeklik yağlar (UCO) gibi sürdürülebilir kaynaklardan, gelişmiş teknolojik süreçlerle üretilmektedir. Sentetik yakıtlar ise, fosil kaynaklar kullanılmadan, genellikle yenilenebilir enerji kullanılarak elde edilen hidrojenin, karbon içeren bir bileşenle (karbondioksit ve karbon monoksit) veya havadaki azotu kullanarak ileri kimyasal ve katalitik süreçler aracılığıyla birleştirilmesi sonucu üretilen, karbon nötr veya düşük karbon emisyonlu, mevcut yakıt altyapılarıyla uyumlu alternatif yakıtlardır. Elektrifikasyona dayalı yenilenebilir enerji çözümleri genellikle elektrik altyapılarında büyük ve köklü değişiklikler ve yeni güneş paneli, rüzgâr türbini gibi yatırımlar gerektirirken, biyoyakıt ve sentetik yakıtlar mevcut enerji altyapılarını kullanabilir ve içten yanmalı motorlar veya akaryakıt sistemleri ile uyumludur. Bu uyumluluk enerji dönüşümü için gereken maliyetleri düşürürken, enerji geçişini de hızlandırmaktadır. Biyoyakıtlar ve sentetik yakıtlar dünya genelinde ulaşım sektörü başta olmak üzere fosil yakıtların önce belirli oranlarda ikamesi olarak daha sonra da uzun vadede yerini alabilme potansiyeline sahip önemli alternatifler olarak ön plana çıkmaktadır.
Yeni Nesil Yakıtta Gelecek Öngörüsü
Avrupa Birliği’nin doğalgaz bağımlılığını yeni nesil yakıtlar ve enerji taşıyıcıları ile azaltma çabaları ve ABD’nin IRA gibi teşviklerinde yakıtlara verdiği önem, petrol zengini ülkelerin petrol sonrası ekonomiye hazırlık için yaptığı yeni nesil yakıt yatırımları, geleceğin temiz enerji ihracatçıları olmaya aday Şili, Yeni Zelanda, Fas, Cezayir, Mısır, Singapur gibi ülkelerin yeni güç merkezleri haline gelmek için güneş ve rüzgar potansiyelini katma değerli kimyasallara ve yakıtlara çevirme çabaları gibi küresel gelişmelerin tamamı yeni nesil yakıtların yükselişi konusunda son 10 yıllık süreçte köklü bir paradigma değişimi yaşandığını göstermektedir. Ülkemizin, dış ticaret hacminin büyüklüğü ve doğalgaz gibi kritik enerji kaynaklarındaki dışa bağımlılığı düşünüldüğünde yeni nesil yakıt teknolojileri konusunda yaşanan bu küresel paradigma değişiminden en çok etkilenecek ülkeler arasında yer alması kaçınılmazdır. Ülkemizdeki ihtiyaçlar, mevcut altyapılar ve teknolojik yetkinlikler göz önünde bulundurularak özel sektörümüzün uluslararası rekabetçiliğini sürdürebilmesi için belirlenen yeni nesil yakıt teknolojilerinde öne çıkan konuların belirlenmesi gerekmektedir. Dolayısıyla ülkemizin bu değişime hem teknolojik olarak hem de mevzuatlar ve insan kaynağı olarak hazır olması ve küresel rakipler ile eşzamanlı olarak yatırım fırsatlarını yakalaması oldukça önemlidir. Örneğin Sürdürülebilir Havacılık Yakıtları (SAF), ülkemiz için gelecek yıllarda fırsat yaratması beklenen en ideal yakıt uygulamalarından biridir. Atık yağlar, tarımsal atıklar ya da yenilenebilir elektriğe dayalı yeşil hidrojenden sentezlenebilen SAF, konvansiyonel jet yakıtına kıyasla yaşam döngüsü bazında %80’e varan CO₂ azaltımı sağlayıp mevcut uçak motorları ve ikmal altyapısıyla tamamen (drop-in) uyumluluk sunarak özellikle sivil havacılık sektöründe hızlı ölçeklenme imkânı yaratmaktadır. Bununla birlikte Avrupa Birliği’nin “ReFuelEU Aviation” düzenlemesi 2025’te %2 ile başlayan SAF zorunluluğunu 2030’da %6’ya, 2050’de %70’e çıkararak küresel pazarlara güçlü bir talep sinyali vermektedir5. Avrupa için kritik öneme sahip bir pazar olan ARA (Antwerp-Rotterdam-Amsterdam) liman ağı, Avrupa’nın SAF piyasasını yönetmektedir. 2030 yılında en büyük SAF üretim merkezleri haline gelecek Kuzey Amerika ve Asya (Singapur, Japonya) gibi uzak pazarlardan Avrupa’ya SAF getirmenin yüksek maliyeti ve ortaya çıkaracağı ek emisyon düşünüldüğünde Türkiye’nin sağlayacağı potansiyel SAF arzının Avrupa’daki alıcılar için oldukça kritik olacağı değerlendirilmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin zengin biyokütle stoğunu ve zamanla gelişecek yeşil hidrojen üretim kabiliyetini SAF üretiminde değerlendirmesi, hem havayolu taşımacılığındaki karbon emisyonlarını düşürecek hem de ülkemizi büyüyen temiz yakıt pazarında stratejik bir ihracatçı konumuna taşıyacaktır.
1. International Energy Agency. (2023). World Energy Investment 2023. IEA. https://www.iea.org/reports/world-energy-investment-2023
2. La Camera, F. (2025). The powerful role in geopolitics is to manage the energy transition. International Re-newable Energy Agency. https://www.irena.org/News/expertinsights/2025/Apr/The-Powerful-Role-in-Geopoli-tics-is-to-Manage-the-Energy-Transition
3. International Energy Agency. (2024). Greenhouse Gas Emissions from Energy Data Explorer. https://www.iea.org/data-and-statistics/data-tools/green-house-gas-emissions-from-energy-data-explorer
4. IEA (2023), Global energy investment in clean energy and in fossil fuels, 2015-2023, IEA, Paris https://www. iea.org/data-and-statistics/charts/global-energy-invest-ment-in-clean-energy-and-in-fossil-fuels-2015-2023
5. European Union Aviation Safety Agency. Sustainable aviation fuels. In European Aviation Environmental Report. https://www.easa.europa.eu/en/domains/envi-ronment/eaer/sustainable-aviation-fuels.
